Kayalıklara çarparak kırılan kızılötesi güneş,
Vurursa Mardin’in gerdanına,
Taş dile gelir, suskunluk çatlar.
Orada seni bekleyen bir gökyüzü var:
Asırlık bir yemin gibi mavi,
Bin yıllık bir ah gibi derin.
Tenini dağlasın, buğdaydan çalsın rengini.
Gölgen düşsün Abbara’nın karnına,
Adımların nakış olsun Arnavut kaldırımlarına.
Nasırlı ellerle oyulsun taşlara adın,
Her çekiç darbesi bir âyet, her toz tanesi bir sır.
Boncuk boncuk işlensin alın yazısı gibi,
Silinmesin kıyamete dek.
Havası ibadet, suyu efsane bu şehrin.
Yedi mil öteden duyulur nefesi,
Yedi kat yerin altından fısıldar tarihi.
Gelecek nesillere miras kalsın bu susuş,
Taşın hafızasına kazınsın sesimiz.
Ruhunu bırak geçmişle geleceğin bıçak sırtına,
Çanla ezanın birbirini öptüğü yerde dur.
Mesafenin kalbine bas parmağını,
Zamanın damarından ak ruhuma:
“Mardin’in gerdanında seni bekliyorum.”
Burada sabah, taşın koynunda doğar.
Burada akşam, kubbelerin sırtında ölür.
Ve sen,
O kızılötesi ateşin içinde
Kendini yak da bul,
Külünden yeniden doğ.
Bu yazı toplam 629 defa okunmuştur.