• Mardin8 °C
  • Diyarbakır5 °C
  • Batman5 °C
  • Şırnak5 °C
  • İstanbul8 °C

Halil EL / Yazar

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

İNSANI ANLAYAN DEVLET AKLI

21 Şubat 2026 Cumartesi 20:22

 

 

 

 

1939…

27 Aralık sabahı… Erzincan, yerle bir olur. Taş üstünde taş kalmaz. Soğuk, korku ve

belirsizlik şehrin üzerine çöker. Enkaz yalnızca binaları değil, insanların iç dünyasını da ezer.

Böyle zamanlar vardır; insanın en çok güvene, en az da korkuyla yönetilmeye ihtiyaç

duyduğu zamanlar…

 

Depremin yıktığı yerlerden biri de Erzincan Cezaevi’dir. Duvarlar çökmüş, kapı yok, pencere

yok, korkuluk yoktur. Cezaevi kalmamıştır. Avluda 241 mahkûm durur. Kimisi cinayetten,

kimisi ağır suçlardan hükümlü… Normal şartlarda toplumun “dışarıda tutmak” istediği

insanlar.

 

Tam da burada, tarih yalnızca bir idari karar değil, bir psikoloji dersi verir.

 

Cezaevinin önüne dönemin Erzincan Savcısı İzzet Akçal gelir. Silah yoktur. Zincir yoktur.

Tehdit yoktur. Ama çok güçlü bir şey vardır: İnsana güven.

Konuşur ve der ki:

“Bu büyük felakette bu necip millete, bu halka yardım etmeniz için sizi serbest bırakıyorum.

Tek bir şartım var: Her akşam gelip teslim olacaksınız. Sabah yine yardım faaliyetlerine

devam edeceksiniz.”

 

Bu cümle, bugün psikoterapide “koşulsuz saygı” ve “sorumluluk devri” olarak adlandırılan

ilkenin canlı karşılığıdır. İnsan, güvenildiğini hissettiği anda değişir. Kontrol altında tutulan

birey savunmaya geçer; güvenilen birey ise sorumluluk üstlenir.

 

Erzincan sokakları bunu ispat eder. Enkaz altından insan çıkaranların, yaralı taşıyanların,

çocukları ısıtanların bir kısmı mahkûmdur. Akşam olur. Hava kararır. Ve birer birer gelip

teslim olurlar.

Hiçbiri kaçmaz.

Çünkü güven, insanın içindeki ahlaki pusulayı harekete geçirir.

 

Psikoterapide bilinir: İnsan, kendisine “sen değerlisin” mesajı verildiğinde, yıkıcı davranıştan

onarıcı davranışa yönelir. O gün Erzincan’da devlet, mahkûmlara tam da bunu söylemiştir:

“Sana güveniyorum.”

 

Bu tablo, Ankara’dan Erzincan’a gelen trende daha da anlam kazanır.

 

Cumhurbaşkanı İsmet İnönü incelemeler için Erzincan’a doğru yol almaktadır. Tren bir

noktada yavaşlar. Kalabalık vardır. Sorulur:

“Bu kalabalık ne?”

 

Cevap nettir:

“Mahkûmlar Paşam… Yardıma koşuyorlar ama trene alınmıyorlar.”

 

İçlerinden biri yaklaşır ve durumu anlatır. İnönü’nün cevabı kısa ve sarsıcıdır:

“Benim bulunduğum vagona alın.”

 

Bu, devletin yalnızca yönetmediğini; onardığını gösteren bir andır. Psikolojide buna

“iyileştirici ilişki” denir. Güçlü olan, zayıf olanı yanına aldığında iyileşme başlar.

 

Yardım günlerce sürer. Mahkûmlar her akşam gelir, teslim olur. Sabah yine enkaz

başındadırlar. Ne firar vardır ne ihanet. Çünkü insan, kendisine güvenildiğinde kimliğini

yeniden inşa eder.

 

Aradan bir yıl geçer.

1940…

 

Devlet hafızası devreye girer. Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne, 241 mahkûmun isim isim

yazılı olduğu özel bir af kanunu sunulur. Gerekçe açıktır: Felaket gününde halka yardım

etmiş, sözlerinde durmuşlardır.

 

Teklif kabul edilir.

Ve hepsi affedilir.

 

Bu yalnızca tarihî bir anekdot değildir. Bu, bugün için derin bir psikolojik ve ahlaki derstir.

Toplumlar yalnızca cezayla ayakta kalmaz. Bireyler yalnızca korkuyla düzelmez. İnsanı

dönüştüren şey, güvenin yüklediği sorumluluktur.

 

Bugün sıkça “kimseye güven olmaz” diyoruz. Oysa Erzincan 1939 bize şunu söylüyor:

Güven, kontrolsüzlük değildir.

Güven, insanın içindeki iyiyi uyandırma cesaretidir.

 

Ve bazen bir milleti ayağa kaldıran şey, enkazdan çıkan beton değil; insana duyulan inançtır.

 

Halil EL

halilelbey@hotmail.com

hel24548@gmail.com

 

Bu yazı toplam 588 defa okunmuştur.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Tüm Hakları Saklıdır © 1997 - 2026 Midyat Habur | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : / Faks : | Yazılım: CM Bilişim - Tasarım: INVIVA