• Mardin8 °C
  • Diyarbakır5 °C
  • Batman8 °C
  • Şırnak3 °C
  • İstanbul1 °C

Mecit Akgül / Yazar

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

KARDA DONAN BEBEĞİN UZUN YÜRÜŞÜ

04 Ocak 2026 Pazar 00:21

 

 

 

Köy destekleme mutevveli heyetinin toplantısındaydık. Biz iki il meclis üyesi, iki muhtar ve Midyat kaymakamı Oğuzhan Bingöl.

On köye yapılacak on taziye evin ihalesini görüşüyorduk. Tartışma ve konumsalar arasında bir hayli zaman geçti. Acıktığımı hissetim. Çantamda iki avuç kuru yemiş çıkarıp masaya bıraktım, nezaketi elden bırakmamaya çalışarak, herkes eline kuruyemişlere uzattı, ardından açlığını gizlemeden yemeğe başladı.

Birden aklıma göçer çocukları düştü.

Kaymakama " Hocam bizim köyün ötesinde bulunan boş Harabya köyünde, göçerler oturuyor. Çocukları sabah yedide bizim köyün okuluna geliyor, saat üç buçuğa kadar aç duruyorlar. Diyorum ki bu ihaleleri verdiğimiz kişilerden ekstra bu çocuklar için süt, meyve suyu, kek bisküvi alsak, hem biz hayra vesile oluruz hem mutahitlerde büyük sevap islemiş olurlar.

Kaymakam açlığın verdiği asabiyetle,

"Bırak göçerleri onlar zengindir, bir sürü koyunları var. "

Kaymakamın tavrına biraz şaşırmakla birlikte, sakin bir şekilde ve kelimelerin üstüne basa basa,

"insan akıl yönünden fakir olunca koyunların çokluğu bir işe yaramaz"

Kaymakam gülümseyerek diğer arkadaşlara baktı.

"Karşında ki şair olunca böyle alırsın cevabi" dedi.

Kaymakamdan aldığım iltifatın verdiği neşe ile çantamda ne kadar kuru yemiş varsa masaya boşalttım. Ardından bebeğin meselesini anlatmaya başladım.

"Biliyorsunuz bu kış çok kar yağdı. Mavi yıldızların gökten düsen ışıklarının bile donduğu bir gecede. Evimizin dış kapısı çalındı. Bu karda kışta kimsenin dışarı çıkmaya cesaret edemeyeceği saatte kim olabilirdi.

"Kim o dedim?"

<Biz Harabyanin göçerleriyiz yanımızda ceset var" dedi. Adamın biri.

Kapının arkasındaki taşları kenara çekip kapıyı açtım. Saçı sakalları karla kaplı dört adam girdi içeri. Ellerinde birer kalın değnek vardı. Fakat ceset yoktu.

"Ceset nerede dedim"

Sırtında heybe taşıyan adamlardan biri

"Burada, heybenin içinde" dede. Ardından ekledi " Annen hacidir, ölen bebeğimizi, dini vecibelere göre, dualar okuyacak ve gömecek diye size getirdik"

Bir saata yakın yol yürümüşlerdi. Peşlerine düştüm. Salondan anneme seslendim.

"Anne misafirimiz var"

"Misafir Allahın misafiridir, buyur et onları, içeri gelsinler"

içeri girerken annemin kulağına eğildim

"Anne Harabyadan gelmişler yanlarında bebek cesedi var"

Annem hafif irkildi. "Bisimlah, gecenin bu saatinde" Sonra adamların karlı saç ve sakallarına baktı. "Gelin oturun, donmuşsunuz"

Adamlar ayaklarını silkeledi. Saç sakallarını kardan sıvazladı. Cesedi taşıyan adam heybeyi sırtından indirip, gayri ihtiyari sobaya yakın bırakmaya çalıştı. Sonra üzgün bir sesle

"Ölülere soğuk işlemez ateşe ihtiyacı yok" dedi.

Heybeyi annemin yanına bıraktı. Adam yanılıyordu. ölü bebeğin ateşe ihtiyacı vardı

Annem heybenin ağzını açtı, bebeğe baktı.

"Vah talihsiz yavrum vah çocuk donmuş. Kas kati kesilmiş"

Ardından sağır ve dilsiz kız kardeşime, el işaretiyle, sobayı iyice yakmasını ve sobaya bir tencere su koymasını istedi. Ardından küçük kardeşime seslendi,

"Ferman oğlum, git Hikmiyeyi çağır, bana yardım etsin. Bebeği yıkayıp kefenlememiz gerek"

O zamana kadar sessiz duran babam.

"Neden bu kadar geç kaldınız, bebek yeni mi öldü"

"Aslında öğleden sonra öldü, yinede ancak gelebildik"

Babam "O zaman niye gelmediniz?

Annem. Babama kızarak " Ne diye soru sorup duruyorsun. Kuranı alda yavrucağa bir Yasin oku"

Annem içinde bebeğin bulunduğu heybeyi babamın yakınına bıraktı. Babama duvarda asılı olan kuranı uzattım. Babam Yasin okumaya başladı

Dört adam, sobaya iyice sokuldu Kardeşim sobaya bir tencere su bıraktı.

Bebeği taşıyan genç adam bebeğin babasıydı.

"Bebek doğduğunda yaşıyordu. Fakat düzensiz nefes alıp veriyordu. Bir saate yakın yaşadı, ne dünya onu tanıdı nede o dünya ile tanıştı, takdiri ilahi, öldü"

Derin bir nefes aldı. "Kusura bakmayın gecenin bu saatinde geldik. Harabya da mezarlıkta yok. Ezicilerin mezarlığı da dağların ötesinde Xalbube diye bir yerdedir. Hoşya oraya da gömemezdik ya. Köylerinde kalıyoruz diye mezarlıklarını da işgal edecek değiliz ya"

"Ölülerinizi genelde nereye gömüyorsunuz,?" diye sordum.

"Biz göçerlerin doğru dürüst vatanları olmadığı gibi belli başlı mezarlığımızda yoktur. Nerde ölürlerse oraya gömüyoruz,"

O arada birisi söze karıştı,

"Geçen yıl Muştan dönerken yolda karım doğum yaptı. Karım öldü. Bebek sağ kaldı. Keşke karım öleceğine bunun gibi bebek ölseydi" dedi.

Babam bir ara başını kurandan kadırdı.

"Mezar sahibi olmayanın vatanı olmaz" dedi.

O arada Fermanla Hikmiye yenge içeri girdi. Annemle biraz konuştuktan sonra,

"Ferman bana büyük bir leğen getirebilirmisin?"

Ferman bir koşu mutfağa gitti, elinde büyük bir mavi leğenle döndü. Hikmiye sobanın üstündeki suyu parmağıyla yokladı.

"Biraz daha isinsin, o zamana kadar beyaz bir bez bulun bize. Bebekte olsa gerektiği gibi kefenlemeliyiz"

Annem ta gelinlik döneminden kalma sandığın kapağını açtı. İçinden bembeyaz bir yastık kılıfı çıkardı.

"Hikmiye bu yeter sanırım, bunu ikiye böl."

"Yeter yeter Tenzire yenge. Yalnız üstünde nakış olmasın"

Saat gecenin onuna doğru, babam Yasinini bitirdi Sonra adamlara," Allah sizi cennette kavuştursun, orda bebeğiniz sizin gözetiminde büyüsün. Sevgisini orda yaşayasınız"

Bebeğin babası duygulandı. Bir kaç gözyaşı döktü.

"Allah sizden razı olsun. A.kerim Amca" dedi.

Sıcak su hazır olunca, annemler suyu leğene boşalttı ardından bebeği heybeden çıkardılar.

Bebeğin başında el suskemeli bir küçük başörtüsü, birde ufak yekpare çiçekli bir elbise vardı.

Annem "Annen seni iyi düşünmüş, neylersin onunla büyümek nasip değilmiş. Talihsiz yavrum benim"

Hikmiye yenge çocuğun elbisesini çıkardı. Donmuş morarmış bir et parçası gibi duruyordu. Bebeğin sırtında ince bir çizgi vardı.

Annem bu çizgiyi görünce kızarak adamlara bağırdı.

"Son gününde kadıncağızı çalıştırmışsınız, saman çuvalı taşıttırmışsınız. İpin izi bebeğe kadar gitmiş. Vicdansızlar" Ardından bebeğin donmuş cesedini leğenin içine bıraktı.

Dört genç adam başlarını önüne eğdi.

Annemle Hikmiye bebeğin vücudunu ovdu yavaş yavaş vücudu çözüldü. Ayaklarını uzattılar. Kollarını yana sarkıttılar. Sonra vücudunu beyaz bezle sarıp sarmaladılar. Bebek kefenlenmekten çok kundağa yatırılmış gibi duruyordu.

"Sıkı saralım, yoksa tekrar donduğunda, kefeni bozulur, yavrucak bari mezarına düz girsin" dedi annem.

En sonunda annem kefenlenmiş başını öptü.

"Bebeği el üstünde taşıyın, heybeye koymayın.

Saat on bire doğru mezarlığa gittik, fenerlerin ışığında, fazlada derin olmayan bir mezar kazıyıp, bebeği defin ettik.

Dört genç göçer Harabyaya doğru yola çıkarken bebeğin babası boş heybeyi taşıyordu.

"Biran önce gidelim bir suru koyun, doğurmuştur şimdi, doğum sütleriyle beslemek gerekir onları. Yoksa annelerinin memesine yabancılaşırlar'

Ardından karları yara yara koşar adımlarla koyunlarına doğru gittiler.

Kaymakam" tamam göçer çocuklarına süt meyve suyu bisküvi alınsın" Sonra müdürünü çağırdı. "Sende göçerlerin çocuklarına davrandığın gibi bizi aç bırakıyorsun. Her gün Abdülmecit bey bizi beslemek zorunda mı? Getir buraya biraz çerez. Yoksa sende mi koyun sahibisin?

 

Bu yazı toplam 3623 defa okunmuştur.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Tüm Hakları Saklıdır © 1997 - 2026 Midyat Habur | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : / Faks : | Yazılım: CM Bilişim - Tasarım: INVIVA