• Mardin9 °C
  • Diyarbakır4 °C
  • Batman5 °C
  • Şırnak5 °C
  • İstanbul5 °C

Mahabat İskenderoğlu / Yazar

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

BİR ANNENİN GÖÇMEN ÇOCUKLARI

08 Kasım 2026 Pazar 21:34
 
 
 
 
 
Ben kaç yaşında büyüdüm, bilmiyorum.
Nüfus kâğıdımda çocuk yazıyordu belki ama insan bazen yaşından önce büyür. Bir gecede, bir sınır kapısında, bir silah sesinde, annesinin elini bıraktığı o birkaç saniyede…
 
Ben de öyle büyüdüm.
 
Bir zamanlar bir evimiz vardı. Büyük değildi. Duvarlarının boyası dökülürdü, kışın pencerelerinden soğuk girerdi. Ama annem içindeydi. Çocukken ev dediği şeyin dört duvar olduğunu sanıyor. Sonradan öğrendim; ev, annenin bulunduğu yermiş.
 
Biz evimizi isteyerek terk etmedik.
Kimse çocukluğunu bir sırt çantasına koyup bilinmeyen yollara çıkmak istemez. Kimse doğduğu toprağın kokusunu, arkadaşlarını, okul sırasını, mahallesindeki ağacı ve geceleri başını koyduğu yastığı geride bırakmayı hayal etmez.
 
Bize “göçmen” dediler.
 
Oysa biz gitmek isteyenler değil, kalmasına izin verilmeyenlerdik.
 
Bir gece annem bizi uyandırdı.
“Ses çıkarmayın,” dedi.
Sesinde daha önce duymadığım bir korku vardı. Bir annenin korkusu çocuğuna hemen geçer. Çocuk dünyayı annesinin gözlerinden tanır. Annen korkuyorsa dünya tehlikelidir.
 
Yola çıktık. Ayakkabılarımız çamura battı. Küçük kardeşim yürüyemediğinde onu sırtıma aldım. Annem önden gidiyor, birkaç adımda bir dönüp bizi sayıyordu.
Bir…
İki…
Üç…
Her sayışında biraz rahatlıyordu.
Sanki dünyadaki bütün serveti üç çocuktan ibaretti ve servetinin eksilip eksilmediğini kontrol ediyordu. Sonra o kalabalık geldi. Koşan insanlar, bağıran adamlar, ağlayan kadınlar…
 
Bir araç yanaştı. Birileri “Çabuk!” diye bağırdı. Elimi annemin eline daha sıkı geçirdim.
 
Ama insanın kaderi bazen iki elin arasındaki birkaç santimetrelik boşluğa sığabiliyormuş.
 
Birileri beni çekti. Ben annemin elini bırakmadım. Onun eli de benimkini bırakmadı. Ama kalabalık bizden daha güçlüydü. Parmaklarımız birbirinden ayrılırken annemin yüzünü gördüm. Hayatım boyunca unutamayacağım bir yüzdü. Bir anne, çocuğunu kaybettiği anda neye benzer biliyor musunuz? İnsana değil. Acının kendisine benzer.
 
“Anne!” diye bağırdım. O da benim adımı söyledi. Sonra araç hareket etti. Ben camdan geriye baktım. Annem koşuyordu. Ayakkabısının biri ayağından çıktı, durmadı düştü, kalktı. Yine koştu. Ben cama vuruyordum, o arabanın arkasından koşuyordu. Aramızdaki mesafe büyüdükçe çocukluğum küçülüyordu. O gün annemi kaybettim. Belki de o gün kendimi de kaybettim.
 
Bizi bir sınırdan başka bir sınıra, bir şehirden başka bir şehre götürdüler. İnsanlar bizim hakkımızda konuşuyordu ama kimse bize ne istediğimizi sormuyordu.
 
Adımız vardı, dosya numarasına dönüştü.
 
Yaşımız vardı, kayıt tarihine dönüştü.
 
Hikâyemiz vardı, birkaç satırlık tutanağa dönüştü.
 
İşte o zaman hukuk kelimesini ilk kez duydum. Bize çocuk haklarından söz ettiler.
 
‘Bir çocuğun ailesinden keyfî biçimde ayrı bırakılamayacağını, çocuğun üstün yararının korunması gerektiğini, devletlerin çocukları korumakla yükümlü olduğunu anlattılar.’
 
Dinledim.
 
Sonra kendi kendime sordum:
Bir hak, sahibine ulaşmıyorsa gerçekten hak mıdır?
 
Kanun kitaplarında çocukların korunması yazıyordu.
 
Ben ise geceleri annemin kokusunu hatırlamaya çalışıyordum, ama benim annem yoktu.
 
Sonradan öğrendim ki annem de bizi arıyormuş. Hem de durmadan. Kapı kapı… Karakol karakol…Konsolosluk konsolosluk…Elinde birkaç fotoğrafımızla şehirleri dolaşmış.
 
“Bunlar benim çocuklarım,” demiş.
Bazıları dinlemiş. bazıları başından savmış, bazıları başka kuruma göndermiş. Her gittiği yerde yeni bir belge istemişler.
 
Doğum belgesi…
Kimlik…
Kayıt…
Başvuru numarası…
Adres…
İmza…
Mühür…
 
Annemin ise bütün belgelerden daha güçlü tek bir delili varmış: Bizi doğurmuş olması.  Bazen bürokrasi, bir annenin kalbinden daha çok kâğıda inanıyordu.
 
Aylar geçmiş. Annem vazgeçmemiş. Parasının bittiği gün yürümüş, kalacak yeri olmadığı gecelerde sabahı beklemiş , dilini bilmediği insanlara fotoğraflarımızı göstererek aynı soruyu sormuş:
“Çocuklarımı gördünüz mü?”
Bir anne için dünyanın en uzun cümlesi belki de budur. Çünkü cevabı “hayır” olduğunda bütün dünya biraz daha büyür.
 
Birileri ona artık bizi bulmasının zor olduğunu söylemiş. Annem kabul etmemiş.
 
“Zor başka şeydir, imkânsız başka,” demiş.
 
İşte annelik biraz da budur.
 
Herkesin bitti dediği yerde başlayabilmek…Herkesin duvar gördüğü yerde kapı aramak…Hukukun sustuğu yerde hakkı haykırmak…
 
Bir annenin çocuklarına ulaşma mücadelesi yalnızca duygusal bir arayış değildir. Aynı zamanda insan haklarının en çıplak sınavlarından biridir. Çünkü çocuk, sınırların ötesinde de çocuktur. Uyruğu değişebilir, konuştuğu dil değişebilir, taşıdığı kimlik belgesi değişebilir; fakat korunma hakkı değişmez.
 
Hiçbir sınır çizgisi annelik bağını ortadan kaldıramaz.
 
Hiçbir bürokratik işlem çocuğun üstün yararından daha değerli olamaz.
 
Hiçbir devlet, hiçbir makam, hiçbir kurum bir çocuğun gözyaşını yalnızca bir dosya numarası olarak göremez, hukuk yalnızca düzeni korumak için değil, insanı korumak için vardır. İnsan yoksa hukuk kimin içindir?
 
Yıllar sonra annemi bulduğumda önce tanıyamadım. Saçlarının çoğu beyazlamıştı, yüzündeki çizgiler derinleşmişti, ben büyümüştüm, o yaşlanmıştı. Aramızdan yıllar geçmişti.
 
Birbirimize baktık.
Kimse konuşmadı.
Sonra annem bana doğru yürüdü. Çocukken yaptığı gibi yüzümü iki avucunun arasına aldı.
“Buldum seni,” dedi.
Başımı omzuna koyduğumda yıllardır içimde taşıdığım bütün sınırlar yıkıldı.
 
O anda anladım!
 
İnsan bazen ülkesini kaybeder, evini kaybeder, kimliğini kaybeder, çocukluğunu bile kaybedebilir, ama kendisini hâlâ arayan bir annesi varsa dünyada tamamen kaybolmuş sayılmaz.
 
Bugün büyüdüm.
 
O günleri düşündüğümde hâlâ kendime aynı soruyu soruyorum:
Bizi asıl yaralayan neydi?
Yollarda yürümek mi?
Açlık mı?
Soğuk mu?
Yabancı ülkelerde yabancı yüzlere bakmak mı?
Hayır. En büyük yara, kimsenin bizi görmek istememesiydi. Çünkü insanı yoksulluk kadar görünmezlik de yaralar.
 
Adaletsizlik yalnızca bir insana haksız ceza vermek değildir.  Yardım isteyen bir çocuğun sesini duymamak da adaletsizliktir. Bazen bir annenin başvurusunu masanın öteki tarafına itmek, bir dosyayı aylarca bekletmek, “yarın gel” demek de bir insanın hayatından günler çalmaktır. Ve bazı günlerin telafisi yoktur, çocukluk beklemez. Benim çocukluğum da beklemedi.
 
Annem beni bulduğunda ben artık onun kaybettiği küçük çocuk değildim. İşte hiçbir mahkemenin geri veremeyeceği kayıp buydu.
 
Adalet geç geldiğinde bazen hakkı teslim eder ama zamanı teslim edemez. Kaybedilen yılları hüküm fıkrasına yazamazsınız. Bir annenin çocuğuna sarılamadığı geceleri tazminat cetveline sığdıramazsınız. Bir çocuğun korkuyla uyuduğu yılların parasal karşılığı yoktur. Bu yüzden hukuk yalnızca doğru karar vermek zorunda değildir. Zamanında doğru karar vermek zorundadır.
 
Bugün bir sınır kapısında annesinin elini sımsıkı tutan bir çocuk görürseniz ona yalnızca “göçmen” diye bakmayın. Belki evini kaybetmiştir, belki babasını geride bırakmıştır. belki kardeşinin nerede olduğunu bilmiyordur, belki cebinde hiçbir şeyi yoktur. Ama onun da bir adı vardır, bir hikâyesi vardır, bir çocukluğu vardır. Ve en önemlisi, bir hakkı vardır. O çocuk merhamet istemiyor. Adalet istiyor. Annesi ayrıcalık istemiyor. Çocuğunu istiyor. Çünkü bir annenin evladına kavuşması lütuf değildir, bir çocuğun annesinin yanında büyümesi iyilik değildir. Bunlar insan olmanın ve hukukun koruması gereken en temel değerlerdendir.
 
Ben o göçmen çocuklardan biriydim.
Bana sınırları öğrettiler.
Annem ise sınırların sevgiyi durduramayacağını öğretti. Bana çaresizliği öğrettiler. Annem mücadeleyi öğretti. Bana insanların kurduğu duvarları gösterdiler. Annem o duvarların aşılabileceğini gösterdi. Ve yıllar sonra şunu öğrendim:
Dünyanın bütün kanunları bir araya gelse, bir annenin evladını ararken attığı tek bir adımın anlamını tam olarak tarif edemez.
 
Çünkü hukuk hakkı tarif eder. Vicdan haksızlığı hisseder. Ama anne…Anne, ikisinin de sustuğu yerde yürümeye devam eder. Belki de insanlık dediğimiz şey tam olarak budur:
 
Bir çocuğun hangi ülkeden geldiğini sormadan elinden tutmak, bir annenin hangi dili konuştuğuna bakmadan feryadını anlamak ve adaleti sınır kapılarında durdurmamaktır.  Çocukların seçmediği savaşların, kurmadığı düzenlerin ve işlemediği suçların bedelini çocuklara ödeten bir dünya, kendi adaletini sorgulamak zorundadır.
 
Ben anneme sonunda kavuştum. Fakat hâlâ yollarda olan çocuklar var, hâlâ elinde bir fotoğrafla kapı kapı gezen anneler var, hâlâ bir sınırın iki tarafında birbirinin adını söyleyerek uyuyan aileler var. Onların hikâyesi bitmedi. Bu yüzden benim hikâyem de burada bitmiyor. Çünkü bir yerde bir anne hâlâ çocuğunu arıyorsa, mesele yalnızca onun meselesi değildir. O artık insanlığın davasıdır.
 
Ve o davada hepimiz ya vicdanın şahidiyiz…
 
Ya da sessizliğin suç ortağı.
 
Av. Mahabat İSKENDEROĞLU 
Hukukçu Yazar
Bu yazı toplam 20 defa okunmuştur.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Tüm Hakları Saklıdır © 1997 - 2026 Midyat Habur | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : / Faks : | Yazılım: CM Bilişim - Tasarım: INVIVA