• Mardin16 °C
  • Diyarbakır13 °C
  • Batman10 °C
  • Şırnak17 °C
  • İstanbul14 °C

Abdulaziz ALTEKİN / Yazar

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

İNTİHAR ÇÖZÜM DEĞİL

07 Mayıs 2021 Cuma 10:38

İçinde bulunduğumuz atmosfer bizi sürekli taraf olmaya zorluyor. Taraf değilsek bertaraf olma korkusu sarmış tüm benliğimizi. Aslında bu korkuyu bizler süreç içerisinde farkında olmadan kabullendik.

Şöyle düşünün. Bir tarla sahibisiniz. Ve tarlanızın gelir gider hesabını yapamıyorsunuz. Diğer yanda bakımı da gerekiyor. Bunun bir de güvenliği var. Fakat günlük işleriniz o kadar yoğun ki bu tarlanızı yönetebilecek, evirip çevirebilecek biri için ilan veriyorsunuz. Yani size bir tane hizmetkâr lazım!

İlanınız yayınlandıktan sonra bu işi ben yapabilirim diyenler size kendilerini tanıtan belgelerle yani cvleriyle gelip başvuru yaparlar. Siz de bunlar arasından en uygun olanı seçip kendinize hizmetkâr edersiniz. Tabi hizmetlerinin karşılığını alacak. Maaş, yemek artı yol!..

Aradan birkaç yıl geçtikten sonra işe aldığınız kişi kalkıp işin başına geçip sizi de tarlanızda çalıştırırsa nasıl olur?

Şu an içinde bulunduğumuz durumun kısa bir özetini çıkardık. Zamanla işe aldığımız işçinin patronumuz olmasına izin verdik. Hatta izin vermekle kalmadık onun patron olması için elimizden geleni yaptık.

Kafanız karıştı değil mi? Kim böyle bir şey yapacak kadar affınıza sığınıyorum aptal olabilir?

Biz halkız. Bu topraklar, bu güzelim cennet vatan bizim. İçinde bulunduğumuz coğrafyanın kıymetinin farkında değiliz. Tıpkı gücümüzün farkında olmadığımız gibi!

Devletin sahibi olan bizler gündelik iş yoğunluğundan dolayı bizim yerimize çalışacak ve bize hizmet edecek bazı kişileri siyaset dediğimiz yapıyla seçeriz. Maaşlarını verdiğimiz vergilerle karşılarız. Her birinin altına en güzel makam aracı koyup bir danışman bir de sekreter tutarız. Tabi bunların parasını da biz öderiz. Cumhuriyetin ilanından sonra ta bu güne kadar hep öyle yaptık. İyi de her seçimden sonra neden efendilikten hizmetkârlığa geçtik?

Bu geçişin bir de portresini çizmeye çalışalım!

Yaklaşık 19 yıldır iktidarda olan Akp’nin ilk yılları gümbür gümbür idi. Selahattin Demirtaş’ı o çok güzel sözüyle anmak istiyorum: “Hepiniz oradaydınız…” Durum bundan ibaret! Hepimiz oy verdik.

Zamanla koltuk sevdası mı yoksa güç zehirlenmesi mi artık ne derseniz deyin değişimler başladı. İlçe başkanları kendilerini ilçe amirlerinden ve il başkanları da kendilerini il başkanlarından daha üst mevkide görmeye başladılar. Buna iki örnek verelim: Birincisi güneydoğu illerinde belediye belediye gezip kendini ilçe başkanı olarak tanıtan zat iyi rant elde etmişti. Her gittiği kurumun resimlerini paylaşıyor ve oradakilerin nasıl el pençe divan durduklarını gözler önüne seriyordu. Ta ki açığı ortaya çıkıncaya kadar! İkinci örneğimiz ise Diyarbakır’dan. Polisin “rutin” kontrolleri sırasında bir genç kimliğini göstermeyip diklenmişti. Çevredekiler bu anları kameraya almışlardı. Polis de sert çıkınca genç tokadı yapıştırmıştı. İlçe başkanı olduğu anlaşılınca polis sesini çıkarmamış ve video o şekilde son bulmuştu. Kısacası ellerindeki güç kolluk kuvvetlerini dahi hizaya getirecek seviyedeydi. Ve hala öyle maalesef!

Efendi olan halk, kıytırık bir kaymakam önünde ayağa kalkmadı diye azar işitip hakkında cezai işlem başlatıldığını hayretlerle seyrediyor ve diğer yanda en tabi hakları olan bir eylem sırasında nasıl tartaklandığını ve nasıl dövülüp ters kelepçelerle tutuklandıklarına hepimiz şahit oluyoruz.

Bunu kendi rızamızla bizler kabul ettik. Devlet bizimdi fakat bir makarna ve bir kilo patates uğruna onurumuzu ve haysiyetimizi ayaklar altına aldık. Veren el iken alan el kıvamına geldik. Eziklik içimize sindi ve her yanımıza dağıldı. Konuşamaz olduk. Hakkımız olan her geçen gün kayıp gitti ellerimizden. Hak taleplerimiz karşısında al ananı da git buradan dendiği anda bu acziyeti kabul ettik. Hâlbuki ülke bizim. Bizim vergilerimizle maaş alan biri nasıl bize böyle hitap edip azarlar diye sorgulamadık.

Neden?

Çünkü artık birlik yoktu. Kürt-Türk-Arap… çatışması vardı. Halkın arasına kin ve nefret tohumları ekilmiş ve çoktan yeşermişti. Herkes sorunu komşusunda buluyordu. Oysa yoksulluğun, haksızlığın, adaletsizliğin… nedeni komşusu değildi. Ama artık bunun bir ehemmiyeti yoktu. Çünkü suçlular çoktan ilan edilmiş ve her defasında masum taraf belirlenmişti.

Günler günleri kovaladı. Mazlumlar çoğaldı. Yoksulluk aldı başını gitti. Üç dört maaşla doymayanlar asgari ücretlilerle alay etmeye başladılar. Emekliler, sağlık çalışanları, işinin ehli olanlar ezilirken yandaşlar güle oynaya partilerden partilere koşup eğlendiler.

Halkın vekili sadece bir gazetenin haberini paylaştı diye vekilliği düşürülüp tutuklandı. Yıllardır suçlarını bilmeden hapis yatan siyasetçiler, gazeteciler, vatandaşlar var. Sosyal medyadaki paylaşımlarından dolayı gece yarısı operasyonlarıyla evine baskın yapılanlar giderek arttı. Hak talebinde bulunan öğrenciler tüm dünyanın gözü önünde dövüldü. Yetmedi terörist ilan edildiler. Kızının ölüm nedenini araştıran babayı tımarhaneye attılar. Kanser hastası kız hakkımı istiyorum beni tedavi edin dediğinde dilenci muamelesi görüp cebine birkaç kuruş koydular. Ve o gencecik fidan birkaç hafta sonra toprağa düştü. Aradan neredeyse çeyrek asır geçmiş konuşmalardan dolayı insanlar ifade verip tutuklandı…

Örnekleri çoğaltmak mümkün ama buna ne sayfalar yeter ne de sabır!

Bu süreç zarfında hepsini tenzih ederim ama bazı polislerimiz, savcılarımız ve hâkimlerimiz gerçekten çok başarılıydılar. Polisler kimseye göz açtırmadı. El kaldırtmadı. Ayak direttirmedi. Konuşturtmadı. Parmak sallayanın parmağını kırdı. Nefes alanın boğazını sıktı. Dışarı çıkanı çembere aldı. Direneni yerde sürükledi. Kadın erkek demeden yumrukladı. Kiminin başını kırdı. Kiminin kolunu ve ayaklarını. Ve yer farkı da gözetmediler. İcabında camilerde bile biber gazıyla kariyerlerini taçlandırdılar.

Gelelim bazı savcılarımıza! Eroinmanları, tecavüzcüleri, şantajcıları, katil ve yolsuzluk yapanları görmediler. Vatandaşı bir kelime yanlışlığından içeri atarken kadın ve çocuk ölümlerine, sınırda yakalanan tonlarca eroin ve daha nice habere erişim engeli getirdiler. Bazı hâkimlerimiz ise ne hikmetse doyanın içeriğine bakmadan karar verdiler.

Tüm bunlar yaşanırken muhalefet ne yaptı?

Bizler muhalif vekillerin maaşlarını da ödüyoruz. Aynı şekilde onlara da makam aracı ve korumayla sekreter karşılıyoruz. Çünkü onları göreve getirme amacımız iktidar yanlış yapınca hemen uyarıp bu cennet vatana zarar vermelerini engellemekti. Fakat onlar her olumsuzlukta çıkıp sandığı gösterdiler. Hukuksuz ama bir kereliğine evet oyu vereceğiz dediler. Halk açlıktan ölürken kendi maaşları için el kaldırdılar. Vekiller meclisten atılırken sessizliğe büründüler. Yolsuzluklar karşısında oturup koltuklarında bir taraflarını ısıttılar. Vekillerin evlerinde kadınlar ölü bulundu sadece twit attılar…

Evet, halk her şeyin farkında; Fakat siyasetin gerçek anlamını bilmeyenler yüzünden bizler ateşlerde yanıyoruz. Kendileriyle birlikte bizleri de ayaklar altına alıyorlar. Neredeyse kendi evimizde dahi can ve mal güvenliğimiz kalmamış.

Bugünün mimarları bizleriz. İntihar ederek sorumluluklarımızdan kurtulamayız. Ki intihar edenler için de zaten şov için öldü diyorlar. Onlar kendi hırsızlarını, tecavüzcülerini, katillerini… korurken bizler pisi pisine toprağa gömülemeyiz. Evet, zor ama imkânsız değil. İstersek ve mücadele edersek kazanabiliriz. Bizden sonra geleceklere bir cennet bırakmalıyız. Onları bu dünyanın kötü yüzüyle baş başa bırakamayız. Umarım aklımızı başımıza alır ve geleceğimize sahip çıkarız…

 

Bu yazı toplam 643 defa okunmuştur.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
ANKET
Türkiye'nin en iyi ve en güven veren lideri kim?
Tüm Hakları Saklıdır © 1997 - 2021 Midyat Habur | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : / Faks : 04824641346 | Yazılım: CM Bilişim - Tasarım: INVIVA