Karakter boyutu :



07 Aralık 2011 Çarşamba 00:14
'Referandumda ‘hayır’ dedik, Radikal’den atıldık'
Haluk Şahin, Radikal’den ayrılmasını şu sözlerle anlattı: “Hükümeti canla başla savunan Hasan Celal Güzel’e Vatan’da yer bulunurken, Radikal’den çıkarılan ve referandumda ‘hayır’ tavrı alan diğer üç yazarın hali hatırı sorulmuyorsa, çıkarılma nedenimiz aç
Haluk Şahin, Radikal’den ayrılmasını şu sözlerle anlattı: “Hükümeti canla başla savunan Hasan Celal Güzel’e Vatan’da yer bulunurken, Radikal’den çıkarılan ve referandumda ‘hayır’ tavrı alan diğer üç yazarın hali hatırı sorulmuyorsa, çıkarılma nedenimiz açıktır”
Duayen gazeteci ve iletişim profesörü Haluk Şahin’le söyleşimizin ikinci ve son bölümünde Şahin, 1990’lı yıllarda gazetecilerin nasıl sendikasızlaştırıldıklarını, gazetelerin çarklarını döndüren muhabirlerle, yöneticilerin arasındaki ücret makasının nasıl açıldığını, AKP’nin özel kurumlara tahammülsüzlüğünü, Radikal gazetesindeki dönüşümü ve kendisinin Doğan Grubu’yla yollarının neden ayrıldığını anlattı
-Daha önceki dönemlerde de iktidarla gazeteler arasında bu ilişki mevcuttu ama kitapta da vurguladığınız gibi bu dönemle önceki dönemler arasında fark var. Bu fark nerede?
Bana belirli çevrelerden bu kitapla ilgili dediler ki; “Aman canım medya eskiden çok mu iyiydi?” Bir defa medyanın eskiden çok iyi olmaması onun bugün iyi olduğu anlamına gelmiyor. Ben bugünü anlatmaya çalışan bir kitap yazmaya çalıştım ama 1980’den başlıyorum anlatmaya, 1980’den bu yana Türk basınının çok ağır yaralar alarak bugüne ulaştığını anlatmaya başlıyorum. Örneğin 1990’lı yılar son derece önemli. Birincisi, özel televizyonların gelmesiyle beraber, medya sahipliği alanında çok çarpıcı değişiklikler oldu. Yeni teknolojiler sayesinde bu spekturumda sesini duyurabilen öznelerin sayısı arttı. Bir takım tartışma programlarında, daha önce TV’lerde dile getirilmeyen görüşler dile getirilmeye başlandı. Bunlar elbette kazanımlar ama bunların yanı sıra özel televizyonlarla rekabet etmeye çalışan eski basın patronları da ellerindeki medyayı hoyratça ticari kazanç ve şantaj amacıyla kullandılar. Medya, kısa zamanda zenginleşmenin bir aracı olarak kullanılmaya başlandı. Herkes de bunu gördü. O dönemde sık sık medya savaşları patlak veriyordu ve taraflar birbirleri hakkında çok ağır suçlamalara yer veriyorlardı. O zaman değerli dostum Aydın Boysan şöyle demişti; “Bunların birbirleri hakkında söyledikleri her şeye inanın, kendileri hakkında söyledikleri hiçbir şeye inanmayın.” Çok yıpratıcı günler yaşandı. Böyle günler yaşanmamış olsaydı bugün basın ve ifade özgürlüğünü savunmak çok daha kolay olurdu. O zaman, bize sanki ötekiler sütten çıkmış ak kaşık mı itirazları bu kadar çok gelmezdi.
ZAYIF İKTİDARLAR DÖNEMİ DAHA ELVERİŞLİ
-1990’larda basın özgürlüğü açısından durum neydi?
1990’lar Türkiye’de zayıf iktidarlar dönemi olduğu için gazeteciliği hakkıyla yapmak isteyenler için geniş olanakların bulunduğu yıllardı. Bu dönemde, hem siyasi otorite, hem iktisadi güç odakları hem de mafya gibi karanlık güç odakları, haber konusu oldu, sorgulandı. Eğer 1990’lı yıllardır, gazetecilerimiz ve televizyoncularımız olağanüstü bir çaba göstermeselerdi Susurluk meselesinin üzeri, örtülürdü. Çünkü o dönemin hükümeti bunun bir ‘gulu gulu dansından ibaret’ olduğunu söylüyor ve medyayı eleştiriyordu. Bakın o dönemde medyanın gösterdiği bütün gayrete ve ortaya çıkan bütün olgulara rağmen, Susurluk hâlâ tam anlamıyla aydınlatılmış değil. Bugün siyasi ortamın o türden soruşturmalara çok daha uygun olması lazım ama yapılmıyor.
- 2000’li yıllara gelirsek, ne değişti 2000’lerde?
Atmosfer bütünüyle değişti. Gene medya ve siyasi otorite arasında doğal bir çelişki var ki bunu demokrasi kuramcıları olması gereken bir şey olarak görüyor. Diğer taraftan, yeni iktidar ‘yaramaz’ medyayı terbiye etmek için şimdiye kadar yapılandan daha farklı yöntemler kullanmayı uygun görüyor. Önceden de iktidarla gazeteciler arasında ciddi sürtüşmeler olmuştur. Gazeteciler hapse girmişlerdir. Gazetelerin kağıtları mürekkepleri kesilmiştir, zor durumda kalmışlardır. Başka türlü sıkıntılar yaşamışlardır. Ancak bir şekilde ayakta kalmayı başarmışlardır. Çünkü o zamanki iktidarlar kitapta da belirttiğim gibi daha çok ‘havuç ve sopa’ yöntemini kullanmışlardır. Bazen kredi vererek susturma çabası öbür taraftan dava açarak sindirme çabası… İkisi de kullanılarak 2000’li yıllara kadar gelmiştir. 2000’li yıllara gelindiğinde güçlü iktidarın havuç ve sopa yönteminin ötesinde bütün alanı yapısal olarak yeniden düzenleme iddiasıyla ortaya çıktığını görüyoruz.
MEDYA TÜMÜYLE SAĞA KAYDI
-Bir çeşit totalitarizm mi yani?
AKP özerk kurumlardan hoşlanmayan bir iktidar anlayışına sahip. Sadece medyada değil diğer alanlarda da böyle. Özerk kurumlar varsa bunların sulandırılması ya da bunların içine iktidara sempati duyan insanların getirilmesi gibi uzun vadeli bir çaba gösteriyorlar. AKP bu tür projelerinde ısrarından hiç vazgeçmiyor ve hiç pes etmiyor. Bunu TÜBA’daki durumda da görüyoruz, Silahlı Kuvvetler’le olan ilişkilerinde de, yargıyla olan ilişkilerinde de, YÖK konusundaki yaklaşımında da, Futbol Federasyonu’ya bakış açısında da bunu görebilirsiniz. Özerk alanlardan hoşlanmayan bu anlayışın medyaya yönelik uygulamasının da gene uzun vadeli olarak yavaş yavaş da olsa, yeni yandaş medya organları kazanarak veya diğer yöntemlerle sürüp gittiğini görüyoruz. Medyanın genel dengelerinde çok ciddi bir değişim olduğunu gözlemliyoruz. Ben bunu Ötekiler adlı kitabımda yazmıştım. Bu aslında bir hegemonya savaşıdır. Eski hegemonya tasfiye ediliyor. İsterseniz ona ‘Kemalist hegemonya’ diyelim onun yerine yeni bir hegemonya geliyor. Bunun çarpışma alanı da doğal olarak medyadır demiştim. Zamanın içinde bu savaşta AKP’ye yakın anlayışın, Cumhuriyet ideoloji diyebileceğimiz diğer anlayışa karşı daha büyük bir üstünlük kazandığını ve onu köşeye sıkıştırdığını görmekteyiz. Şöyle yazmıştım; öbürünün de totaliter, baskıcı bazı özellikleri vardı, korkarım ki bu yeni gelenin de öyle özellikleri var. Halbuki biz üçüncü seçeneklerin olmasından yanayız. Biz ötekileri temsil ediyoruz, ne ‘İslamcı’ ne ‘ulusalcı’ olmak durumundayız. İkisinin de ideolojik hegemonyasını demokrasi açısından sakıncalı görürüm. Bunun dışındaki demokratik anlayışların palazlanması gerekir. Olaylar öyle gelişti. Bugün medyamızı bundan 10 yıl öncekiyle karşılaştırırsak, ideolojik açıdan son derece sağa kaydığını, İslamcı ideolojiye çok daha angaje hale geldiğini saptayabilirsiniz. Buna TRT’yi de ekleyin, bizim vergimizle, bizim elektrik paramızla gittikçe büyüyen yeni yeni kanallar açan TRT’yi ekleyin o zaman gerçekten ciddi bir ideolojik ya da yeni hegemonya ortaya çıktığını göreceksiniz. Eskisinin tasfiyesi büyük ölçüde tamamlandı. Elbette yine eski paradigmanın içinden bakıp bir takım şeyler söylemeye çalışanlar var ama onlar artık marjinalleşti. Eski güçleri yok diğer toplumsal kurumlar tarafından korunma kollanma avantajları yok. Şimdi başka bir takım kurumlar bu sefer yeni hegemonun fikirlerini savunanların koruyup kolluyor. Fikir ve ifade hürriyetine inanan bizim gibilerin görevi de nasıl eskiden 141-142 ve 163’e birlikte karşı çıktıysak, bugün de yeni hegemonyanın, sansürüne, sınırlamalarına karşı çıkmalıyız diye düşünüyorum. Kitabımın çıkış noktası da budur.
-Batıda gazetecilerin ‘editöryal bağımsızlığının’ en büyük güvencesi gazetecilerin meslek örgütleri, siz Türkiye’deki meslek örgütlerini nasıl buluyorsunuz? Bu örgütler daha iyi olsaydı, bir şeyler değişir miydi?
Avrupa’da da bazı ülkelerde çok kötü şeyler olduğu oluyor. Dünyada basın özgürlüğünün gerilediği bir dönemden geçmekte olduğumuza dair çeşitli sinyaller geliyor, uluslararası basın meslek örgütlerinden. Buna benim de üyesi olduğu IPI da dahil. Örneğin İtalya’da Berlusconi, Fransa’da Sarkozy dönemlerinde içler açısı şeyler yaşandı, yaşanıyor. Oralarda da basın örgütleri fazla bir şey yapamadılar. Zaten neoliberalizmin etkisi arttıkça sendikaların yanı sıra meslek örgütlerinin de kan kaybettiğini, etkilerini yitirdiklerini görüyoruz. Türkiye’de de aynı süreç yaşandı. 1980’lerde Reagan bir tarafta Thatcher bir tarafta, Türkiye’de Özal bir tarafta bu neoliberal dönüşümü gerçekleştirdiler. O zaman zannedildi ki emek ne kadar örgütsüz olursa, zenginler o kadar çok ve kolay para kazanırlar ve zenginler çok para kazanınca bir süre sonra ülkedeki diğer kesimlere de birkaç kırıntı düşer. Şimdi bu anlayışın krizi yaşanıyor dünyada. Bu süreçte tüm dünyada basın örgütleri geriledi. Türkiye’de daha da yoğun yaşandı bu süreç ve Türkiye’de sendikacılık bilinçli ve aktif bir şekilde tasfiye edildi. Türkiye sendikal örgütlülük anlamında 1990’lardan itibaren bir çöle dönüştü. ‘Yükselen değerler’den söz edenler, sendikal örgütlenmeyi ortadan kaldırmak için ellerinden geleni yaptılar. ‘Bayram gazetesi’nin çıkarılmaması bunun örneklerinden biridir.
GAZETECİLER ARASINDA SINIF UÇURUMU
-Kitapta da değiniyorsunuz bu durum gazeteciler arasında ücret farklılıklarının artmasına da yol açtı, öyle değil mi?
1990’lı yıllardan itibaren, gazeteciler arasında sınıfsal bir kopuş yaşandı. Patrona yakın yönetici kesime hızla astronomik denebilecek maaşlar verilirken, gazetenin çarklarını döndüren muhabirler ve diğer işçiler fevkalade düşük ücretlere çalışmak durumunda kaldılar. İki kesim arasında, yaşam tarzı açısından çok büyük bir farklılık oluştu. İşte o zaman, günlük gazetelerde olması gereken yatay ilişkilerin yerini dikey ilişkiler aldı. Böylece günümüze kadar geldik. Nedir günümüzdeki durum? Çok fazla sayıda küçük örgüt var. Örgüt sayısı açısından hiçbir eksik yok. Gazetecilik içindeki uzmanlık alanlarının hepsi çok sayıda örgüt tarafından temsil ediliyor. Ancak bu örgütlerin hiçbirinin gücü yok. Üye sayıları fevkalade az, başka hiçbir olanakları yok.
- GÖP (Gazetecilere Özgürlük Platformu) girişimini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Son birkaç yıl içinde basın özgürlüğüne yönelik tehditlerin giderek daha ağır boyutlar kazanması üzerine bir takım toparlanma emareleri görüyoruz. Bunlardan bir tanesi Gazetecilere Özgürlük Platformu’dur. Ben onu çok önemsiyorum. Türkiye gibi büyük bir parçalanma yaşanan bir ülkede 94 örgütün bir araya gelip aynı bildiriye imza atıyor olması, yan yana gelip aynı eylemlerde buluşması, basın ve ifade özgürlüğüne yönelik tehditlere karşı tek ses olarak tepki verilmesi son derece önemli. Yavaş yavaş, ideolojik ayrımlarından aşılmaya başlandığını görüyoruz. Benim içimi en çok acıtan olaylardan biri, bir takım gazeteciler hapse girdiklerinde, karşı kamptan bazı meslektaşlarının buna sevinmeleri, alkış tutmaları hatta başka bazı gazetecilerin de hakkında dava açılması için yazılar yazmaları. Bunun hakikaten her bir örneğini büyük bir acıyla karşılıyorum. Yavaş yavaş bunun yanlış olduğu anlayışı basın camiasında kabul görmeye başlıyor. Bunu yapanlar, her zaman olacak tabii. Ancak genel olarak nereden görev yapıyor olursa olsun basın mensuplarının hapse atılmasına karşı bir direnç oluşmuş durumda. Bu direnç uluslararası meslek kuruluşları tarafından da destekleniyor. Bunu bir kazanım olarak görebiliriz.
- Aydın Doğan’ın basındaki sendikal örgütlenmenin tasfiyesi konusunda epey günahı oldu sanırım.
O dönemde dünyadaki neo-liberal dalganın Türkiye’ye de gelmesiyle birlikte bırakın sendikasız yerlerdeki sendikalaşmayı, sendikalı yerlerin de sendikasızlaştırılması için ciddi bir çaba gösterildi. Aydın Doğan’ın gazeteleri de buna dahildir. Zamanla bütün medya çok küçük istisnalar dışında sendikasız hale dönüştü. O sadece Aydın Doğan meselesi de değil. O dönem, ideolojik olarak karşı bile çıkılamıyordu. Deniyordu ki, “Bu yeni yükselen değerler sisteminde sendikalı gazetecinin yeri yok.” Bu da esas olarak Sabah grubu tarafından pompalanan bir şeydi.
RADİKAL ESKİ ETKİSİNİ KAYBETTİ
-Radikal’in ilk gününden beri yazarıydınız. Radikal son dönemde Eyüp Can’ın yayın yönetmeni olmasıyla büyük bir değişim geçirdi. Can, göreve gelirkenki büyük iddialarını ne derece gerçekleştirebildi? Sizin içinde yer aldığınız dönemle karşılaştırdığınızda Eyüp Can’ın Radikal’ini nasıl buluyorsunuz?
Öyle bir karşılaştırma yapmayayım. Ancak, Radikal önemli bir gazeteydi. Nasıl 1980’lerin ‘yükselen değerlerini’ Sabah gazetesi temsil ettiyse, nasıl ondan önce benim de yayın yönetmeni olduğum, Nokta dergisi, toplumdaki enformasyon beklentisini karşıladıysa, 1990’ların ortalarından itibaren bunu Radikal gazetesi yaptı. Aktif bir habercilik anlayışı vardı. Çok farklı kesimlerden gelmiş bir yazar kadrosu vardı. Başlıklarını önceden tahmin edebilmek mümkün değildi. Çok kısa sürede etkili bir gazete haline dönüştü. 2005’e kadar Türkiye’de yerli ve yabancı gazeteler tarafından en çok alıntı yapılan gazete durumundaydı. Mehmet Yılmaz döneminde ve İsmet Berkan’ın ilk döneminde. Satışının çok çok ötesinde etkiye sahip bir gazeteydi. Radikal’de çok zevkle çalıştım, Radikal çalışanlarından sadece sevgi ve saygı gördüm. Çok pırıl pırıl gazeteciler vardı orada. Bugün de var. Özgür Mumcu Ezgi Başaran, Pınar Öğünç bunlar Türk basını için birer kazançtır. Genç, diri ve dürüst kalemler. Ancak bir şey eksik olmalı ki Radikal’in eski dönemindeki prestiji ve etkisi yok. Onun ne olduğunu da söyleyen ben olmayayım.
SOKAK YAZARLIĞI BAHANEYDİ
-O dönem bir köşe yazarlığı nereye gidecek tartışması yaşandı. Nereye gidecek köşe yazarlığı?
Köşe yazarlığına ihtiyaç devam edecek. Hatta artarak devam edecek. Çünkü artık bilgi edinmek dünyanın en kolay şeyi, elinizdeki telefonla, etrafınızdaki ekranlardan, bilgisayarlardan, radyolar enformasyon fışkırıyor. Bu enformasyon tipisi içinde insanlar çok kolay yollarını şaşırabiliyorlar bu tipi içinde birilerinin yol göstermesi lazım. Bu yol gösterme, bir deniz feneri gibi ana doğrultuyu gösterme şeklinde olabilir. Ben hiçbir zaman öyle bir yazar olmadım. Ben daha çok elimdeki küçük el feneriyle etrafa bakıp; “Bakın arkadaşlar, galiba şöyle bir şeyler var veya işler şuraya doğru gidiyor” şeklinde bir yazarlık üslubu tercih ettim. Ayrıldıktan sonra gördüm ki, o kadar çok tweet, e-mail, mektup vs. aldım ki, okurlarla aramda oluşan bağı ben bile o zaman fark ettim.
- Peki, Eyüp Can’ın sizinle yolları ayırırken öne sürdüğü gerekçe olan ‘sokak yazarlığına’ geçiyoruz söylemi bir bahane miydi?
Tabii kesinlikle bahaneydi.
- Asıl mesele politik miydi?
Benimle birlikte Mehmet Ali Şahin ve Türker Alkan da vardı. Üçümüz aynı gün çıkarıldık. Üçü de o sırada yaklaşmakta olan Anayasa referandumunda ‘Hayır’ demenin daha iyi bir seçenek olduğuna inanan insanlardı. Bir tane de ‘Evet’ diyen yazarlardan çıkarıldı işten; Hasan Celal Güzel… Doğan grubu ona hemen Vatan gazetesinde iş verdi. Bizi arayan soran olmadı. Olgular yeterince net değil mi?
- Doğan Grubu’ndan yapılan “Dündar’a uygun pozisyon bulamadık” açıklaması gerçeği yansıtmıyor o zaman?
Radikal gazetesinden çıkarıldıktan sonra Türker Alkan’a mesela Vatan gazetesinde yer verilmiş olsaydı, derdim ki, “Ha, demek öyle değilmiş.” Ancak, hükümeti canla başla savunan Hasan Celal Güzel’e Vatan’da yer bulunurken, diğer üç kişinin kimse hatırını sormadığı zaman, ve üç kişinin de Anayasa Referandumu’nda ‘Hayır’ oyu vereceğini düşündüğünüz zaman çok açık bir tablo görüyorsunuz. Tabii açıktan şunu diyemezler; “İdeolojik olarak birileri tarafından istenmeyen insanlardı, o yüzden çıkardık.” O zaman ne oluyor ‘sokak yazarı’ diye bir şey uyduruyorsunuz. Daha da acısı ne biliyor musunuz? Bu tabiri, içi doluymuş gibi ele alıp buna alkış tutanlar ve Eyüp Can’la uzun mülakatlar yapanlar oldu. Ancak hayat neyin doğru neyin yanlış olduğunu ortaya çıkardı.
Duayen gazeteci ve iletişim profesörü Haluk Şahin’le söyleşimizin ikinci ve son bölümünde Şahin, 1990’lı yıllarda gazetecilerin nasıl sendikasızlaştırıldıklarını, gazetelerin çarklarını döndüren muhabirlerle, yöneticilerin arasındaki ücret makasının nasıl açıldığını, AKP’nin özel kurumlara tahammülsüzlüğünü, Radikal gazetesindeki dönüşümü ve kendisinin Doğan Grubu’yla yollarının neden ayrıldığını anlattı
-Daha önceki dönemlerde de iktidarla gazeteler arasında bu ilişki mevcuttu ama kitapta da vurguladığınız gibi bu dönemle önceki dönemler arasında fark var. Bu fark nerede?
Bana belirli çevrelerden bu kitapla ilgili dediler ki; “Aman canım medya eskiden çok mu iyiydi?” Bir defa medyanın eskiden çok iyi olmaması onun bugün iyi olduğu anlamına gelmiyor. Ben bugünü anlatmaya çalışan bir kitap yazmaya çalıştım ama 1980’den başlıyorum anlatmaya, 1980’den bu yana Türk basınının çok ağır yaralar alarak bugüne ulaştığını anlatmaya başlıyorum. Örneğin 1990’lı yılar son derece önemli. Birincisi, özel televizyonların gelmesiyle beraber, medya sahipliği alanında çok çarpıcı değişiklikler oldu. Yeni teknolojiler sayesinde bu spekturumda sesini duyurabilen öznelerin sayısı arttı. Bir takım tartışma programlarında, daha önce TV’lerde dile getirilmeyen görüşler dile getirilmeye başlandı. Bunlar elbette kazanımlar ama bunların yanı sıra özel televizyonlarla rekabet etmeye çalışan eski basın patronları da ellerindeki medyayı hoyratça ticari kazanç ve şantaj amacıyla kullandılar. Medya, kısa zamanda zenginleşmenin bir aracı olarak kullanılmaya başlandı. Herkes de bunu gördü. O dönemde sık sık medya savaşları patlak veriyordu ve taraflar birbirleri hakkında çok ağır suçlamalara yer veriyorlardı. O zaman değerli dostum Aydın Boysan şöyle demişti; “Bunların birbirleri hakkında söyledikleri her şeye inanın, kendileri hakkında söyledikleri hiçbir şeye inanmayın.” Çok yıpratıcı günler yaşandı. Böyle günler yaşanmamış olsaydı bugün basın ve ifade özgürlüğünü savunmak çok daha kolay olurdu. O zaman, bize sanki ötekiler sütten çıkmış ak kaşık mı itirazları bu kadar çok gelmezdi.
ZAYIF İKTİDARLAR DÖNEMİ DAHA ELVERİŞLİ
-1990’larda basın özgürlüğü açısından durum neydi?
1990’lar Türkiye’de zayıf iktidarlar dönemi olduğu için gazeteciliği hakkıyla yapmak isteyenler için geniş olanakların bulunduğu yıllardı. Bu dönemde, hem siyasi otorite, hem iktisadi güç odakları hem de mafya gibi karanlık güç odakları, haber konusu oldu, sorgulandı. Eğer 1990’lı yıllardır, gazetecilerimiz ve televizyoncularımız olağanüstü bir çaba göstermeselerdi Susurluk meselesinin üzeri, örtülürdü. Çünkü o dönemin hükümeti bunun bir ‘gulu gulu dansından ibaret’ olduğunu söylüyor ve medyayı eleştiriyordu. Bakın o dönemde medyanın gösterdiği bütün gayrete ve ortaya çıkan bütün olgulara rağmen, Susurluk hâlâ tam anlamıyla aydınlatılmış değil. Bugün siyasi ortamın o türden soruşturmalara çok daha uygun olması lazım ama yapılmıyor.
- 2000’li yıllara gelirsek, ne değişti 2000’lerde?
Atmosfer bütünüyle değişti. Gene medya ve siyasi otorite arasında doğal bir çelişki var ki bunu demokrasi kuramcıları olması gereken bir şey olarak görüyor. Diğer taraftan, yeni iktidar ‘yaramaz’ medyayı terbiye etmek için şimdiye kadar yapılandan daha farklı yöntemler kullanmayı uygun görüyor. Önceden de iktidarla gazeteciler arasında ciddi sürtüşmeler olmuştur. Gazeteciler hapse girmişlerdir. Gazetelerin kağıtları mürekkepleri kesilmiştir, zor durumda kalmışlardır. Başka türlü sıkıntılar yaşamışlardır. Ancak bir şekilde ayakta kalmayı başarmışlardır. Çünkü o zamanki iktidarlar kitapta da belirttiğim gibi daha çok ‘havuç ve sopa’ yöntemini kullanmışlardır. Bazen kredi vererek susturma çabası öbür taraftan dava açarak sindirme çabası… İkisi de kullanılarak 2000’li yıllara kadar gelmiştir. 2000’li yıllara gelindiğinde güçlü iktidarın havuç ve sopa yönteminin ötesinde bütün alanı yapısal olarak yeniden düzenleme iddiasıyla ortaya çıktığını görüyoruz.
MEDYA TÜMÜYLE SAĞA KAYDI
-Bir çeşit totalitarizm mi yani?
AKP özerk kurumlardan hoşlanmayan bir iktidar anlayışına sahip. Sadece medyada değil diğer alanlarda da böyle. Özerk kurumlar varsa bunların sulandırılması ya da bunların içine iktidara sempati duyan insanların getirilmesi gibi uzun vadeli bir çaba gösteriyorlar. AKP bu tür projelerinde ısrarından hiç vazgeçmiyor ve hiç pes etmiyor. Bunu TÜBA’daki durumda da görüyoruz, Silahlı Kuvvetler’le olan ilişkilerinde de, yargıyla olan ilişkilerinde de, YÖK konusundaki yaklaşımında da, Futbol Federasyonu’ya bakış açısında da bunu görebilirsiniz. Özerk alanlardan hoşlanmayan bu anlayışın medyaya yönelik uygulamasının da gene uzun vadeli olarak yavaş yavaş da olsa, yeni yandaş medya organları kazanarak veya diğer yöntemlerle sürüp gittiğini görüyoruz. Medyanın genel dengelerinde çok ciddi bir değişim olduğunu gözlemliyoruz. Ben bunu Ötekiler adlı kitabımda yazmıştım. Bu aslında bir hegemonya savaşıdır. Eski hegemonya tasfiye ediliyor. İsterseniz ona ‘Kemalist hegemonya’ diyelim onun yerine yeni bir hegemonya geliyor. Bunun çarpışma alanı da doğal olarak medyadır demiştim. Zamanın içinde bu savaşta AKP’ye yakın anlayışın, Cumhuriyet ideoloji diyebileceğimiz diğer anlayışa karşı daha büyük bir üstünlük kazandığını ve onu köşeye sıkıştırdığını görmekteyiz. Şöyle yazmıştım; öbürünün de totaliter, baskıcı bazı özellikleri vardı, korkarım ki bu yeni gelenin de öyle özellikleri var. Halbuki biz üçüncü seçeneklerin olmasından yanayız. Biz ötekileri temsil ediyoruz, ne ‘İslamcı’ ne ‘ulusalcı’ olmak durumundayız. İkisinin de ideolojik hegemonyasını demokrasi açısından sakıncalı görürüm. Bunun dışındaki demokratik anlayışların palazlanması gerekir. Olaylar öyle gelişti. Bugün medyamızı bundan 10 yıl öncekiyle karşılaştırırsak, ideolojik açıdan son derece sağa kaydığını, İslamcı ideolojiye çok daha angaje hale geldiğini saptayabilirsiniz. Buna TRT’yi de ekleyin, bizim vergimizle, bizim elektrik paramızla gittikçe büyüyen yeni yeni kanallar açan TRT’yi ekleyin o zaman gerçekten ciddi bir ideolojik ya da yeni hegemonya ortaya çıktığını göreceksiniz. Eskisinin tasfiyesi büyük ölçüde tamamlandı. Elbette yine eski paradigmanın içinden bakıp bir takım şeyler söylemeye çalışanlar var ama onlar artık marjinalleşti. Eski güçleri yok diğer toplumsal kurumlar tarafından korunma kollanma avantajları yok. Şimdi başka bir takım kurumlar bu sefer yeni hegemonun fikirlerini savunanların koruyup kolluyor. Fikir ve ifade hürriyetine inanan bizim gibilerin görevi de nasıl eskiden 141-142 ve 163’e birlikte karşı çıktıysak, bugün de yeni hegemonyanın, sansürüne, sınırlamalarına karşı çıkmalıyız diye düşünüyorum. Kitabımın çıkış noktası da budur.
-Batıda gazetecilerin ‘editöryal bağımsızlığının’ en büyük güvencesi gazetecilerin meslek örgütleri, siz Türkiye’deki meslek örgütlerini nasıl buluyorsunuz? Bu örgütler daha iyi olsaydı, bir şeyler değişir miydi?
Avrupa’da da bazı ülkelerde çok kötü şeyler olduğu oluyor. Dünyada basın özgürlüğünün gerilediği bir dönemden geçmekte olduğumuza dair çeşitli sinyaller geliyor, uluslararası basın meslek örgütlerinden. Buna benim de üyesi olduğu IPI da dahil. Örneğin İtalya’da Berlusconi, Fransa’da Sarkozy dönemlerinde içler açısı şeyler yaşandı, yaşanıyor. Oralarda da basın örgütleri fazla bir şey yapamadılar. Zaten neoliberalizmin etkisi arttıkça sendikaların yanı sıra meslek örgütlerinin de kan kaybettiğini, etkilerini yitirdiklerini görüyoruz. Türkiye’de de aynı süreç yaşandı. 1980’lerde Reagan bir tarafta Thatcher bir tarafta, Türkiye’de Özal bir tarafta bu neoliberal dönüşümü gerçekleştirdiler. O zaman zannedildi ki emek ne kadar örgütsüz olursa, zenginler o kadar çok ve kolay para kazanırlar ve zenginler çok para kazanınca bir süre sonra ülkedeki diğer kesimlere de birkaç kırıntı düşer. Şimdi bu anlayışın krizi yaşanıyor dünyada. Bu süreçte tüm dünyada basın örgütleri geriledi. Türkiye’de daha da yoğun yaşandı bu süreç ve Türkiye’de sendikacılık bilinçli ve aktif bir şekilde tasfiye edildi. Türkiye sendikal örgütlülük anlamında 1990’lardan itibaren bir çöle dönüştü. ‘Yükselen değerler’den söz edenler, sendikal örgütlenmeyi ortadan kaldırmak için ellerinden geleni yaptılar. ‘Bayram gazetesi’nin çıkarılmaması bunun örneklerinden biridir.
GAZETECİLER ARASINDA SINIF UÇURUMU
-Kitapta da değiniyorsunuz bu durum gazeteciler arasında ücret farklılıklarının artmasına da yol açtı, öyle değil mi?
1990’lı yıllardan itibaren, gazeteciler arasında sınıfsal bir kopuş yaşandı. Patrona yakın yönetici kesime hızla astronomik denebilecek maaşlar verilirken, gazetenin çarklarını döndüren muhabirler ve diğer işçiler fevkalade düşük ücretlere çalışmak durumunda kaldılar. İki kesim arasında, yaşam tarzı açısından çok büyük bir farklılık oluştu. İşte o zaman, günlük gazetelerde olması gereken yatay ilişkilerin yerini dikey ilişkiler aldı. Böylece günümüze kadar geldik. Nedir günümüzdeki durum? Çok fazla sayıda küçük örgüt var. Örgüt sayısı açısından hiçbir eksik yok. Gazetecilik içindeki uzmanlık alanlarının hepsi çok sayıda örgüt tarafından temsil ediliyor. Ancak bu örgütlerin hiçbirinin gücü yok. Üye sayıları fevkalade az, başka hiçbir olanakları yok.
- GÖP (Gazetecilere Özgürlük Platformu) girişimini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Son birkaç yıl içinde basın özgürlüğüne yönelik tehditlerin giderek daha ağır boyutlar kazanması üzerine bir takım toparlanma emareleri görüyoruz. Bunlardan bir tanesi Gazetecilere Özgürlük Platformu’dur. Ben onu çok önemsiyorum. Türkiye gibi büyük bir parçalanma yaşanan bir ülkede 94 örgütün bir araya gelip aynı bildiriye imza atıyor olması, yan yana gelip aynı eylemlerde buluşması, basın ve ifade özgürlüğüne yönelik tehditlere karşı tek ses olarak tepki verilmesi son derece önemli. Yavaş yavaş, ideolojik ayrımlarından aşılmaya başlandığını görüyoruz. Benim içimi en çok acıtan olaylardan biri, bir takım gazeteciler hapse girdiklerinde, karşı kamptan bazı meslektaşlarının buna sevinmeleri, alkış tutmaları hatta başka bazı gazetecilerin de hakkında dava açılması için yazılar yazmaları. Bunun hakikaten her bir örneğini büyük bir acıyla karşılıyorum. Yavaş yavaş bunun yanlış olduğu anlayışı basın camiasında kabul görmeye başlıyor. Bunu yapanlar, her zaman olacak tabii. Ancak genel olarak nereden görev yapıyor olursa olsun basın mensuplarının hapse atılmasına karşı bir direnç oluşmuş durumda. Bu direnç uluslararası meslek kuruluşları tarafından da destekleniyor. Bunu bir kazanım olarak görebiliriz.
- Aydın Doğan’ın basındaki sendikal örgütlenmenin tasfiyesi konusunda epey günahı oldu sanırım.
O dönemde dünyadaki neo-liberal dalganın Türkiye’ye de gelmesiyle birlikte bırakın sendikasız yerlerdeki sendikalaşmayı, sendikalı yerlerin de sendikasızlaştırılması için ciddi bir çaba gösterildi. Aydın Doğan’ın gazeteleri de buna dahildir. Zamanla bütün medya çok küçük istisnalar dışında sendikasız hale dönüştü. O sadece Aydın Doğan meselesi de değil. O dönem, ideolojik olarak karşı bile çıkılamıyordu. Deniyordu ki, “Bu yeni yükselen değerler sisteminde sendikalı gazetecinin yeri yok.” Bu da esas olarak Sabah grubu tarafından pompalanan bir şeydi.
RADİKAL ESKİ ETKİSİNİ KAYBETTİ
-Radikal’in ilk gününden beri yazarıydınız. Radikal son dönemde Eyüp Can’ın yayın yönetmeni olmasıyla büyük bir değişim geçirdi. Can, göreve gelirkenki büyük iddialarını ne derece gerçekleştirebildi? Sizin içinde yer aldığınız dönemle karşılaştırdığınızda Eyüp Can’ın Radikal’ini nasıl buluyorsunuz?
Öyle bir karşılaştırma yapmayayım. Ancak, Radikal önemli bir gazeteydi. Nasıl 1980’lerin ‘yükselen değerlerini’ Sabah gazetesi temsil ettiyse, nasıl ondan önce benim de yayın yönetmeni olduğum, Nokta dergisi, toplumdaki enformasyon beklentisini karşıladıysa, 1990’ların ortalarından itibaren bunu Radikal gazetesi yaptı. Aktif bir habercilik anlayışı vardı. Çok farklı kesimlerden gelmiş bir yazar kadrosu vardı. Başlıklarını önceden tahmin edebilmek mümkün değildi. Çok kısa sürede etkili bir gazete haline dönüştü. 2005’e kadar Türkiye’de yerli ve yabancı gazeteler tarafından en çok alıntı yapılan gazete durumundaydı. Mehmet Yılmaz döneminde ve İsmet Berkan’ın ilk döneminde. Satışının çok çok ötesinde etkiye sahip bir gazeteydi. Radikal’de çok zevkle çalıştım, Radikal çalışanlarından sadece sevgi ve saygı gördüm. Çok pırıl pırıl gazeteciler vardı orada. Bugün de var. Özgür Mumcu Ezgi Başaran, Pınar Öğünç bunlar Türk basını için birer kazançtır. Genç, diri ve dürüst kalemler. Ancak bir şey eksik olmalı ki Radikal’in eski dönemindeki prestiji ve etkisi yok. Onun ne olduğunu da söyleyen ben olmayayım.
SOKAK YAZARLIĞI BAHANEYDİ
-O dönem bir köşe yazarlığı nereye gidecek tartışması yaşandı. Nereye gidecek köşe yazarlığı?
Köşe yazarlığına ihtiyaç devam edecek. Hatta artarak devam edecek. Çünkü artık bilgi edinmek dünyanın en kolay şeyi, elinizdeki telefonla, etrafınızdaki ekranlardan, bilgisayarlardan, radyolar enformasyon fışkırıyor. Bu enformasyon tipisi içinde insanlar çok kolay yollarını şaşırabiliyorlar bu tipi içinde birilerinin yol göstermesi lazım. Bu yol gösterme, bir deniz feneri gibi ana doğrultuyu gösterme şeklinde olabilir. Ben hiçbir zaman öyle bir yazar olmadım. Ben daha çok elimdeki küçük el feneriyle etrafa bakıp; “Bakın arkadaşlar, galiba şöyle bir şeyler var veya işler şuraya doğru gidiyor” şeklinde bir yazarlık üslubu tercih ettim. Ayrıldıktan sonra gördüm ki, o kadar çok tweet, e-mail, mektup vs. aldım ki, okurlarla aramda oluşan bağı ben bile o zaman fark ettim.
- Peki, Eyüp Can’ın sizinle yolları ayırırken öne sürdüğü gerekçe olan ‘sokak yazarlığına’ geçiyoruz söylemi bir bahane miydi?
Tabii kesinlikle bahaneydi.
- Asıl mesele politik miydi?
Benimle birlikte Mehmet Ali Şahin ve Türker Alkan da vardı. Üçümüz aynı gün çıkarıldık. Üçü de o sırada yaklaşmakta olan Anayasa referandumunda ‘Hayır’ demenin daha iyi bir seçenek olduğuna inanan insanlardı. Bir tane de ‘Evet’ diyen yazarlardan çıkarıldı işten; Hasan Celal Güzel… Doğan grubu ona hemen Vatan gazetesinde iş verdi. Bizi arayan soran olmadı. Olgular yeterince net değil mi?
- Doğan Grubu’ndan yapılan “Dündar’a uygun pozisyon bulamadık” açıklaması gerçeği yansıtmıyor o zaman?
Radikal gazetesinden çıkarıldıktan sonra Türker Alkan’a mesela Vatan gazetesinde yer verilmiş olsaydı, derdim ki, “Ha, demek öyle değilmiş.” Ancak, hükümeti canla başla savunan Hasan Celal Güzel’e Vatan’da yer bulunurken, diğer üç kişinin kimse hatırını sormadığı zaman, ve üç kişinin de Anayasa Referandumu’nda ‘Hayır’ oyu vereceğini düşündüğünüz zaman çok açık bir tablo görüyorsunuz. Tabii açıktan şunu diyemezler; “İdeolojik olarak birileri tarafından istenmeyen insanlardı, o yüzden çıkardık.” O zaman ne oluyor ‘sokak yazarı’ diye bir şey uyduruyorsunuz. Daha da acısı ne biliyor musunuz? Bu tabiri, içi doluymuş gibi ele alıp buna alkış tutanlar ve Eyüp Can’la uzun mülakatlar yapanlar oldu. Ancak hayat neyin doğru neyin yanlış olduğunu ortaya çıkardı.
"UĞUR DÜNDAR'A YAPILAN DA TAMAMEN POLİTİKTİR"
-Uğur Dündar’a da ‘koltuk’ bulamadığını açıkladı Doğan Grubu?
Bir yıl sonra bizim başımıza gelenin aynısı Türkiye’nin yetiştirdiği en büyük televizyon starı olan Uğur Dündar’ın başına geldi. Hiçbir şekilde kapitalist rasyonaliteyle ilgisi olmayan bir tercihtir bu. Bunlar, bazı isimlerin siyaset arzu edilir olmamasından kaynaklanıyor.
-Uğur Dündar’a da ‘koltuk’ bulamadığını açıkladı Doğan Grubu?
Bir yıl sonra bizim başımıza gelenin aynısı Türkiye’nin yetiştirdiği en büyük televizyon starı olan Uğur Dündar’ın başına geldi. Hiçbir şekilde kapitalist rasyonaliteyle ilgisi olmayan bir tercihtir bu. Bunlar, bazı isimlerin siyaset arzu edilir olmamasından kaynaklanıyor.
Bu haber toplam 725 defa okunmuştur
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
DİĞER HABER BAŞLIKLARI
Tüm Hakları Saklıdır © 1997 - 2012 Midyat Habur | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0542 222 2436 / Faks : 0482 4641346 | Yazılım: CM Bilişim - Tasarım: INVIVA
Tel : 0542 222 2436 / Faks : 0482 4641346 | Yazılım: CM Bilişim - Tasarım: INVIVA






















































