• Mardin32 °C
  • Diyarbakır25 °C
  • Batman26 °C
  • Şırnak31 °C
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Gestapo ve şair
09 Şubat 2012 Perşembe 00:17

Gestapo ve şair

Kemal Burkay’ı nasıl bilirsiniz? Biz iyi bilirdik… 31 yıl süren sürgün hayatını noktalayıp yurda dönene kadar.
 

 

Kemal Burkay’ı nasıl bilirsiniz? Biz iyi bilirdik… 31 yıl süren sürgün hayatını noktalayıp yurda dönene kadar. Kimin aklına gelirdi biat edeceği? Bizim aklımıza gelmezdi. Haftalık Express’te Burkay’la uzun bir tele-söyleşi yapmıştık; iyi şeyler söyleyeceğini düşünerek. Tahmin ettiğimiz gibi oldu, 1990’lar itibariyle ufuk açıcı sözler söyledi. Ve tahmin ettiğimiz gibi oldu, o sayı toplatıldı, Express DGM’lik oldu. Sene 1994’tü, o günlerde yasalar bugünün “ileri demokrasi”sindeki kadar gaddar değildi, Emniyet’in Express’i de içine koyabileceği “torba örgüt” uygulaması yoktu, yargılamalar adil olmasa da suçlar tanımlıydı. Neticede, DGM faaliyetimizin gazetecilik faaliyeti olduğuna karar verdi, beraat ettik. Ama, asıl önemlisi, Burkay’ın 1994’te söylediklerinin, gönlü barışta olanların hâlâ kulak kesileceği sözler olması. Peki, bugünlerde söyledikleri? Bize göre, en hafifinden “şair Gestapo’ya rehin düşmüş” dedirten sözler.

Bugün, 1990’ların ürpererek anılmasına sebep olan gidişatta, kendisine demokrat diyen, gönlü barışta olan herkesin ihtiyaç duyduğu ses, bugünün Burkay’ı mı, 1990’ların Burkay’ı mı?

Kemal Burkay dendi mi epeydir ilk akla gelen Sezen Aksu’nun şarkısıydı. En çok da finaldeki “kedi”li dizeler:
“Tüm şehir bana küskün / Bir kedim bile yok, anlıyor musun / İklim değişir, Akdeniz olur, gülümse.”

1980 sonrası kuşaklar, Kürt olmayanların büyük ekseriyeti, Sezen Aksu’nun şarkısıyla öğrendi Kemal Burkay’ın adını. Ve tabii Kürt olduğunu, şairliğinin yanısıra siyaset adamı olduğunu, uzun zamandır İsveç’te yaşadığını… Biraz daha meraklı olanlar sosyalist olduğunu, Kürdistan Sosyalist Partisi’nin kurucu başkanı olduğunu da öğrenmişlerdi. Ama bütün bunlar “Gülümse”nin gölgesindeydi, Sezen Aksu’nun şarkılaştırdığı şiiri yazan adamdı. Siyasal görüşleri bir yana, “Gülümse” dışındaki şiirleri pek merak edilmedi, belki de kedili, cicili bicili olmadıkları, olamayacakları sezilmişti.

Gestapo: Klasiği ve “neo”su
Yerinde bir sezgiydi, bir Kürt şair nelerden bahsedebilirse, Burkay da onlardan bahsetmişti. Bilenler biliyordu tabii, kolay kolay nakledilebilir şeyler değildi. Tam da İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in deklare ettiği hükümet manifestosunda tarif edildiği üzere, “suç işleyen” şiirlerdi. 2012 itibarıyla, maazallah o tür şiirler yazmaya kalkan bir şair soluğu kodeste alır, artık KCK’den mi, Devrimci Karargâh’tan mı, orasını Özel Yetkili Mahkemeler bilir. Nitekim, 31 yıldır süren sürgün hayatına nokta koyup yurda döndüğünde, anaakım medyada şairliğini vurgulamayan kalmadı, ama “Gülümse” dışında bir şiirini anan da olmadı.
Nasıl ansınlar?
Mesela: Bir öfke gibi hatırlarım / Keskin dişlerini efendilerin / Gülüşleri, kamçıları, darağaçlarını
(“Bir Gülü Büyütmek Yok mu?”)
Mesela: “Bana niçin uzaksın düşündün mü /… / Sen hiç kurşunların anlamını düşündün mü” (“Dersim”)
Mesela: Neo Gestapo Adam / Durup dinledi karanlıkta /…/ Neo Gestapo Adam / Yani aklı birtakım Dedektif Nik hikâyelerinde” (“Neo Gestapo”)
Mesela: “Buyruk gelmiştir efendilerinden / Bir aferin almak için / Ol makamda kalmak için / Köledir o /…/
Ve böylece dirilen Pir Sultan / Alınıp tekrar zindana konacaktır / Maksat / Ve ol hikâyat budur”
(“Ve ol hikâyat”)
Mesela: “Karakol önünde / Neo Gestapo Adam / Ve özgürlük ormanı göz göze geldiler bir an / Birinin gözlerinde kin, ötekilerde inanç /…/ Kaçan kaçar / Varan varır / Bizim yüreğimiz pek” (“İlk Kurşun”)
Mesela: “Biz geleceğe kan verenleriz / Onun için yaşarız gelecekte / Gestapo adamsız ve putsuz / Suyla, otla, böcekle kardeşçe” (“İnsan Kanı Bitektir”)

Tuhaf, değil mi? Kemal Burkay’ın şiirlerinde kediden çok “Gestapo” var. Klasiği, “neo”su… Ne diyor Serra Yılmaz mutfak aletleri reklamında: “Bunun arkasında yılların birikimi, yaşanmışlıkları var.”

Kemal Burkay’ın kimlik kartı
Şair Kemal Burkay’ın siyasal geçmişindeki “yaşanmışlıklar”a bir göz atalım. Aktif siyasete Türkiye İşçi Partisi’ne üye olarak başlıyor. 1965 seçimlerinde Bingöl, ‘69 seçimlerinde Tunceli milletvekili adayı. Aynı zamanda TİP’in MYK üyesi. 12 Mart darbesinde kurtuluşu Türkiye’yi terketmekte buluyor, ‘74 affıyla dönüyor. Aynı yıl, Kürdistan Sosyalist Partisi’nin kuruluşunda yer alıyor, genel sekreterliğe seçiliyor. 1975’te Özgürlük Yolu dergisini, 1977’de Roja Welat gazetesini çıkarıyor. Partisi illegal; dolayısıyla 1977 yerel seçimlerine bağımsız aday göstererek giriyor, Mehdi Zana Diyarbakır belediye başkanı seçiliyor. İki yıl sonra, 1979’da aynı başarı Ağrı’da tekrarlanıyor. 12 Eylül’e çeyrek kala, ‘80 martında İsveç’e iltica ediyor. Bu sayede Diyarbakır, Metris, Mamak ve benzeri işkencehanelerde hayatının karartılmasından kıl payı kurtuluyor.

Bu özgeçmişiyle 1970’lerden bugüne, Kürt siyasal hareketi dendiğinde ilk akla gelen isimlerden biri olageldi Kemal Burkay. Kürt kimliği kadar, sosyalistliği ve şairliği de ön plandaydı. Haliyle, Türkçü veya İslâmcı olmayanların Kemal Burkay’ı sevmemesi zordu. İllâ tıpatıp aynı siyasî çizgide olmak gerekmiyordu; ilkeli, dürüst, amentüsü özgürlük ve eşitlik olan bir dava adamıydı. Davası partisinin adındaydı, Kürt sorununa önerdiği çözümse “demokratik federasyon”du. Bunu Türkiye’de söylediği takdirde onlarca yıllık hapis cezasına çarptırılacağı için İsveç’te siyasî mülteciydi.

1990’lardan “ileri demokrasi”ye

Şimdi biraz da kendi “yaşanmışlık”larımızdan bahsedelim. Kemal Burkay kişisel tarihiyle, verdiği mücadeleyle sevip saydığımız bir isimdi. Söyleyeceklerinin ufuk açıcı olabileceğini düşündüğümüz için, şimdilerde sık sık anılan 1990’ların en karanlık ve kanlı günlerinde, haftalık Express’in yayında olduğu dönemde, kendisiyle bir telefon söyleşisi yapmıştık. Tahmin ettiğimiz gibi oldu, ufuk açıcı şeyler söyledi. Ve tahmin ettiğimiz gibi oldu, o söyleşi nedeniyle Express’in o sayısı toplatıldı, hakkımızda “bölücülük” davası açıldı, Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargılandık.

Sene 1994’tü, o günlerde yasalar bugünün “ileri demokrasi”sindeki kadar gaddar değildi, Emniyet’in Express’i de içine koyabileceği “torba örgüt” uygulaması yoktu, yargılamalar adil olmasa da suçlar tanımlıydı ve sanıklar ne ile suçlandığını bilirdi. Neticede, mahkeme faaliyetimizin gazetecilik faaliyeti olduğuna karar verdi, beraat ettik.

Aradan 17 sene geçti. Ve Kemal Burkay, 2011 temmuzunda yurda döndü. Evet, manidar bir tarih: Haziran 2011’deki genel seçimlerin mürekkebi kurumadan ve iktidarın dört koldan Kürt hareketine karşı taarruza geçtiği esnada.

Niye şimdi?
“Niye şimdi?” sorusunun iki cevabı vardı. İktidarın resmî ve gayrıresmî sözcülerine göre, artık “eski Türkiye” yoktu, ileri demokrasiye geçiliyordu, Kemal Burkay gibi “akil adamlar”a uygulanan zorba yasaklamalar kalkmıştı. (Akil olmayanlar ise akil olmamanın hesabını verecekti elbette.)

Diğer cevabı, BDP milletvekili Sırrı Süreyya Önder şöyle özetlemişti: “Kemal Burkay’ın dönüşü bir devlet projesidir.”

Doğrusu, Önder’in yanılmış olmasına duacıydık. Ortada ileri demokrasinin “i”si yoktu ama, Kemal Burkay’ın da öyle bir projenin içinde olması hazmedebileceğimiz bir şey değildi. Gerçi Şerafettin Elçi, Altan Tan gibi isimlerin yer aldığı Emek, Demokrasi, Özgürlük Bloku’nda yer almayışı bizim için yadırgatıcıydı. Anlaşılan geçmişe sünger çekilememişti, yoksa Burkay’ın 1994’te söyledikleriyle çelişen değil, aksine birçok bakımdan örtüşen bir oluşumdu Emek, Demokrasi, Özgürlük Bloku.

Kahredici tanıklık
“Yaşanmışlıklar” demiştik, bir itiraf daha: Kemal Burkay’ın lehinde söylenenlere de, aleyhindekilere de kulağımızı tıkadık bir süre. Lehinde konuşanlar iktidarın sözcüleriydi, sicilleri malûm olduğu için sosyalist bir Kürt aydına, dahası federasyonu savunan bir parti liderine düzdükleri övgüleri –bir yandan da demokratik özerkliği savunan BDP’ye demediklerini bırakmazken– midemiz kaldırmıyordu.

Aleyhte konuşanlara gelince… Bir kısmı Türkçüydü (ama milliyetçi, ama ulusalcı), başka türlü konuşmaları beklenemezdi, kaale almak akla ve vakte ziyandı. Bir kısmı ise güvendiğimiz, sevdiğimiz isimlerdi, nasıl bir dostun bir başka dost aleyhinde konuşması can acıtırsa, Burkay aleyhinde söylenenler, kullanılan ifadelerin dikkatle seçilmesine rağmen, öyle acıtıyordu. İnsanlık hali, biz de acıdan kaçıyorduk.

Bir de Kemal Burkay’ın kendisi vardı tabii, uzatılan mikrofonlara söyledikleri… Tahammülü en zor olan oydu. Nereye kadar görmezden gelebilirdik? En son CNN Türk’te 5N1K’da gördüğümüzde, Samanyolu Haber ya da Kanal 24 bülteni seyreder gibi olduk. O tür kanallar “haber” kisvesindeki karalama kampanyalarında Kürt hareketi hakkında ne diyorlarsa, Burkay da aynısını söylüyordu. Ve bunu, Cüneyt Özdemir’in bırakın çanak tutmayı, yolunu yapmayı filan, mesafeli durmasına rağmen yapıyordu.

O sahnelere tanık olduktan sonra ne denebilir?

Evet, Sırrı Süreyya Önder haklıymış: Kemal Burkay’ın dönüşü bir devlet projesi, bir AKP mühendisliğiymiş.

Tiny Tim’in şarkısı
Sezen Aksu’nun şarkısı, sevenleri kusura bakmasın, hep kulağımızı tırmalamıştı. Ama, şarkıyla şiiri ayrı tutmuştuk hep. O yüzden de kulağımıza çalındığında, bize Burkay’ı hatırlattığı için tahammül edebiliyorduk “Gülümse”ye. Ama şimdi? Ve bundan sonra?

Müsaadenizle bir Tiny Tim şarkısı mırıldanalım. “Maybe a little bit of tenderness, maybe a smile, maybe a kiss / But next? / Next?”

Evet, ya sonra? Bunca senenin Burkay’ı Kürt halkına savaş açan AKP iktidarını böyle öpüyorsa…

Bırakın sizi bizi, Sezen Aksu’yu ikna edebilir mi? “Yetmez, ama evet” safında yer alan Sezen Aksu, mesela bir Diyarbakır konserinde, “Gülümse”yi söylemeyi aklından geçirir mi?

Peki, o safta yer almış olanlar, iflah olmaz AKP şakşakçılarını tenzih ederiz, mesela bir İstanbul konserinde o şarkıyı dinlemek ister mi? “Gülümse”yi dinlerken Kemal Burkay’ın bugünkü sözü, sesi kulakları uğuldatmaz mı?

Dedektif Nik ve hikâyat
12 Eylül 2010 referandumunda ister “yetmez, ama evet”, ister “hayır”, ister “boykot”, hangi safta yer almış olursak olalım, şimdi “1990’lar”ın ürpererek anılmasına sebep olan gidişatta, kendisine demokrat diyen herkesin ihtiyaç duyduğu ses, bugünlerin Burkay’ı mı, 1990’ların Burkay’ı mı?

Bugünlerin Burkay’ı “Neo Gestapo”ların Kürt hareketine karşı yürüttüğü “kara propaganda”yı yankılıyor: “Yani aklı birtakım Dedektif Nik hikâyelerinde”.
O Dedektif Nik hikâyeleri, “Ol Hikâyat”ın dizelerini hatırlatıyor: “Buyruk gelmiştir efendilerinden / Bir aferin almak için / Ol makamda kalmak için / Köledir o /…/ Ve böylece dirilen Pir Sultan / Alınıp tekrar zindana konacaktır / Maksat / Ve ol hikâyat budur”.

“Neo Gestapo”ların AKP/cemaat medyasında sabahtan akşama bıkıp usanmadan anlattıkları, şimdi de Kemal Burkay’ın “bilirkişi” edasıyla katıldığı “hikâyat”ın çözüme ve barışa hizmet etmediği, dahası “akil adamlar”ı bile ikna edemediği gün gibi ortada. Cengiz Çandar’ın 4 Şubat 2011 tarihli Radikal’de yazdıklarına bakalım:
“Hükümetin bizim gibileri salladığı yok, bari devletin en önemli mevkilerinde görev yapmış ve deneyimlerini süzerek bugünlerde ‘akil adam’ konumuna gelmiş Cevat Öneş’e kulak versinler. Cevat Öneş, Hrant Dink cinayeti davası, 1915 ve PKK, Kürt sorunu gibi konularda önceki gün yayımlanan Agos gazetesindeki söyleşisinde ‘tarihî önemde’ şeyler söylüyor” diyen Çandar, söz konusu söyleşiden şu soruyu alıntılıyor: “Kürt sorunu konusunda hükümette ‘PKK eşittir Ergenekon’ anlayışı egemen. ‘PKK’yı tasfiye etmeden reform olmaz’ görüşünü iktidar partisi milletvekillerinin ağzından da sık sık duyuyoruz. Bu anlayış çözümü zorlaştırmıyor mu?” Ve ardından, Öneş’in cevabını “not edin” uyarısıyla naklediyor: “Bu değerlendirmeyi çok tehlikeli ve riskli buluyorum. Bu bakış, Türkiye tarihini ve Kürt sorununda gelişen süreci hiç okuyamayan bir yaklaşım içeriyor. Şunu unutmayalım ki, Türk demokrasisinin eksikleri yüzünden Kürt sorunu bu hale geldi. Önemli olan, PKK’nın dayandığı kitlelerin karşısına onların demokratik taleplerini karşılayan kapsamlı bir reformla çıkabilmektir. PKK’nın silah bırakmasını önce PKK’yı destekleyen kitlelerin istemesi gerekiyor. ‘Önce PKK’yı bitirelim’ anlayışı tarihten hiç ders almamış bir yaklaşımı ifade ediyor. PKK hareketi bugün milyonlarca Kürdün desteğini alan sosyolojik bir tabana oturuyor…”

Neo Gestapo operasyonu
Cevat Öneş ve Cengiz Çandar bunları söylerken, Kemal Burkay “PKK eşittir Ergenekon” makamından çalıyor, iktidarın “PKK’yı tasfiye etmeden reform olmaz” nakaratına tempo tutuyor, sanki bunun kan ve gözyaşından başka bir şey getirmeyeceğini bilmiyormuş gibi. Sanki “Neo Gestapo Adam / Ve özgürlük ormanı göz göze geldiler bir an / Birinin gözlerinde kin, ötekilerde inanç /…/ Kaçan kaçar / Varan varır” dizelerini yazan o değilmiş gibi.
Ne denebilir? En hafifinden “şair Neo Gestapo’ya rehin düşmüş” demekten başka…
Peki, “rehin düşmeden önce” neler diyordu?
Bu sorunun cevabı için 1994’teki söyleşiye bağlanmadan önce son bir not düşelim: O günlerde olduğu gibi, bugünlerde de DGM’nin (ÖYM) kılıcı tepemizde sallanıyor. Express de payına düşeni alıyor. Ama bu seferki daha keskin. DGM’nin yapamadığını ÖYM yapabildi: Örgüt propagandası gerekçesiyle ceza kesti, hem aylarca hapis, hem de yüklü bir para cezası… Şimdi Yargıtay’ın kararını bekliyoruz.

Ama tabii, Express’e kesilen ceza, Ahmet Şık ve Nedim Şener’den Ayşe Berktay’a, Ragıp Zarakolu’ndan Büşra Ersanlı’ya, yüzlerce gazetecinin, yazarın, yayıncının, akademisyenin, öğrencinin, binlerce BDP’li siyasetçinin hayatını karartan “Neo Gestapo operasyonu”nun yanında devede kulak. “Yeni Türkiye”nin zorbalık liginin her branşında Avrupa ve dünya şampiyonluğuna oynaması boşuna değil, aldığı her puanda AKP iktidarının istikrarlı fıtratı var.
Şimdi Kemal Burkay’ın 1994’te neler söylediğine bakalım…
 
***

Kemal Burkay: Ülkeyi yönetenler sıkıştıkça suçlu arıyorlar. Bugünkü sorunların ve yaşanmakta olan şiddet ortamının sorumlusu olarak Kürt direnişçilerini, Kürtleri gösteriyorlar. Bu ister istemez Türk kesiminde, sıradan insanı, düne kadar Kürt halkına bir kardeş gözüyle bakmış olan pek çok insanı olumsuz yönde etkiliyor, onlarda düşmanca duygular geliştiriyor. Bence ülkeyi yönetenler bunu bilerek yapıyorlar, ama bu son derece tehlikeli bir şeydir.

***
PKK’nın politikalarında bence olumlu sayılacak değişiklikler var. Ateşkesten sonra, PKK sorunun barışçı yoldan, görüşmeler yoluyla çözümü için öneriler yaptı; Öcalan daha sonra bunları daha da netleştirdi. Bu olumludur bence, bunları görmek gerekiyor. Halbuki Türkiye’yi yönetenler, hükümet ve öteki sorumlular, iktidarı ve muhalefetiyle, bu konuda hiç de anlayışlı değiller. Onlar karşı tarafın sıkıştığını düşünüyorlar ve kendi deyişleriyle, kısa sürede işlerini bitireceklerini düşünüyorlar. Kürt sorununu bir terör sorunu olarak değerlendiriyorlar. Hangi açıdan baksanız bunlar son derece yanlış değerlendirmeler, soruna yanlış bir bakıştır. Kürt sorununun bir terör sorunu, yalnızca bir PKK sorunu olmadığını dünya âlem biliyor. Öyle sanıyorum ki artık Türk kamuoyu da biliyor.
 
***

Herhalde insanların söyledikleri şeyleri, önerilerini ciddiye almak lâzım. PKK da barışçı çözümü söylüyor tabii. Bunu birkaç kez vurguladılar.

***

Piyasa ekonomisi, kapitalizmin özüdür. Biz onu, iktidara gelsek bile, çok kısa sürede değiştiremeyebiliriz. Ama bu, piyasa ekonomisini savunduğumuz ya da savunacağımız anlamına gelmez. Biz sosyalistiz. Bizim ufkumuz sosyalizmdir. Toplumun özgürlüğünü sosyalizm olarak düşünüyoruz. Dolayısıyla, şu anda legal bir parti kurulacaksa ve demokrasi mücadelesi verecekse, asıl işlevi budur: Barışı sağlamak, Türkiye’ye demokrasi getirmek ve Kürt sorununun barışçı çözümünü hedeflemek eşitlik temellerinde. Böyle bir parti bu koşullarda bunu ne kadar formüle eder, o ayrı bir konu, ama böyle bir partinin görevi, piyasa ekonomisine, yani Özal’dan beri büyük bir rüzgârla giden pazar ekonomisi akımına kendisini kaptırmak değil.

***

(İhtiyaç duyulan) parti geniş olmalı, kitlesel olmalı, geniş kesimleri kapsamalı ve Türkiye’ye demokrasi ve Kürt halkına da özgürlük sağlayacak bir parti olmalı. Bir seçim merkezi olmalı, bir seçenek olmalı. Bunu sırf bizim ya da herhangi bir kesimin kadrolarıyla oluşturamazsınız. Bence ciddi bir hazırlık gerekir böyle bir iş için. Buna soyunanların çeşitli kesimlerde, Kürt, Türk, bugünkü durumdan memnun olmayan, değişim isteyen kesimlerle, onların sözcüleriyle diyalog kurmaları, tartışmaları gerekir. Türkiye’de değişim isteyen kimdir? En başta emekçi halk kesimleri, Kürt halkı, gerçek anlamda aydın ve demokrat insanlar, bugünkü savaştan, baskı rejiminden, soygundan, talandan, yolsuzluklardan memnun olmayan geniş toplum kesimleri… Bunların istemlerini yerine getirecek, ama aynı zamanda da bunlara dayanacak bir geniş taban üzerinde oluşmalı böyle bir parti. Bana göre çıkış da bundadır.

***

Değişimden yana olacak, ülkeye demokrasi getirecek, Kürt sorununu çözecek, barış getirecek ciddi bir güce ihtiyaç var. Bunun için de geniş güçleri solda, Kürt kesiminde, demokrasi isteyen her kesimde, emekçi kesimde, Türk kesiminde bir araya getirmek gerekiyor.

***

Benim düşündüğüm parti, bizimki de dahil, hiçbir partinin legal görüntüsü veya kanadı olmamalıdır. Ama, bizim taraftarlarımızın da, hatta PKK sempatizanlarının da katılıp çalışabileceği bir parti olabilir. Ve geniş olabilirse, demokratik bir süreç de sağlayabilirse, şu ya da bu kesimin onu yönetme, onu doğrultusundan saptırma girişimleri başarısız kılınabilir.

***

12 Eylül’den bu yana ülkeyi yöneten düzen partileri yıprandıkları için Refah bir seçenek olarak öne çıkıyor. Kitleler bakımından başka bir seçenek olmadığı için… Yoksa Refah’ın programı ve istemleri halk yığınları için bir kurtuluş getireceği için değil. Ama 12 Eylül’den sonra ülkeyi yönetenler, ANAP olsun, DYP-SHP yönetimi olsun, kitlelerin beklentilerini yerine getiremediler, heder ettiler, verdikleri sözleri yerine getiremediler. Bu, doğal olarak, onları yıprattı. İnsanların artık onlardan pek fazla bir beklentisi yok. Üstelik büyük bir yozlaşma var. Ülkeyi yönetenler yolsuzlukların içindeler. Böylesine yozlaşma ve kokuşma ortamında Refah Partisi’nin daha iyi bir düzen, “adil düzen” önerisi, dinî renklere bürünmüş ahlâkî eleştirisi kitleler üzerinde etkili oluyor. Bu, yıllardır Türkiye’de demokrasi güçlerini bastıran kesimlerin politikasının bir ürünüdür. Şu anda onlar Refah’tan şikâyetçi gibi görünüyorlar, oysa kitleleri Refah’a kanalize eden kendi politikalarından başkası değildir. Doğudaki, Kürt bölgesindeki durum da budur.

***

Pek çok ülkede, diktatörler, baskı rejimleri, halkı dinî kanallara yöneltmeyi, halkı dinî kanallara yöneltmeyi ustaca, akıllıca bir yöntem sanıyorlar. Bu Türkiye’de de yapıldı ‘70’ten beri. Dinî örgütler, akımlar, sola karşı, Kürt ulusal hareketine karşı kışkırtıldı. Refah Partisi’nin yükselmesinden sözüm ona laiklik adına şikâyetçiler. O konuda da dürüst değiller. Yıllardır laiklik diye bir şey bırakmadılar ki zaten. Generallerin ortaokullara koyduğu zorunlu din dersi ortada, Alevî köylerine zorla cami yaptırıldı, Hıristiyanlar okullarda zorla Müslümanlaşmaya itiliyorlar. Diyanet İşleri teşkilâtı, laik bir ülkenin laik bir kurumu değil.

***

Türkiye çokuluslu bir ülke ve böyle bir ülkede, özellikle Türk ulusunun yanında bir de Kürt ulusu var. Bazı ulusal azınlıklar da var. Ama iki tane büyük ulus yaşıyor Türkiye’de. Demokratik bir federasyonla birlikte yaşamayı sağlamak mümkündür. Bunun dünyamızda çeşitli örnekleri var. Örneğin Belçika bunun somut örneklerinden. İsviçre var, hatta Federal Almanya tek uluslu olduğu halde federal bir yapıdır. Dolayısıyla biz Türkiye’deki sorunun çözümünde de federasyonu en uygun biçim olarak görüyoruz. Bizim istediğimiz, her iki halkın barış içerisinde yan yana yaşayabileceği demokratik bir federasyondur. Türkiye’nin bugünkü sınırları değişmez.
 
***

Biz bağımsız, ayrı bir Kürdistan’a karşı değiliz. Birlikte yaşamayı başaramazsak, Kürtlerin ayrılıp kendi devletlerini kurmaları doğaldır. Haklarıdır. Her halk gibi, her ulus gibi Kürtlerin de ayrılma hakları olmalıdır. Ayrı devlet kurma hakları olmalıdır. Kürtler küçük bir grup değildir. Etnik azınlık değildirler. Ortadoğu’da 35 milyonluk bir halktırlar. Yani Türkler, Araplar ve Farslarla birlikte, dört büyük ulustan biridirler. Böyle bir ulus eğer ayrı bir devlet kurmak istiyorsa, niye karşı çıkalım? Ama biz ülkemizin, bölgemizin koşullarını göz önünde tutuyoruz. Ve diyoruz ki, birlikte yaşamak da mümkündür.

***

Bugün Türkiye’de hakikaten kirli bir savaş varsa, terör varsa, bunun sorumlusu Türkiye’yi dünden bugüne yönetenlerdir. Onlar bunu istediler. Kürt hareketini zamansız silahlı eylemlere yöneltip ezmek için. Yalnız Kürt hareketine değil, sola da aynı şeyi yaptılar, Türkiye soluna da.

***

12 Eylül öncesinde en etkili olan siyasî harekettik, ismimizi kamuoyuna açıklamadığımız halde. Kürdistan Sosyalist Partisi’ni biz 1974’te kurduk, ama ‘80’de kamuoyuna açıkladık. Diyarbakır’da belediye başkanlığı seçimlerini kazandık, sendikalarda son derece aktiftik. Ama ’80 sonrası, 12 Eylül darbesinin estirdiği terörden biz de ister istemez payımızı aldık. Yine PKK’nın silahlı eylemleri başladıktan sonra, artık onlar kamuoyunda ses getiren eylemler oldu. İster istemez bizim sesimiz az duyulur oldu. Ama buna rağmen, bizim partimiz politik sahnede varlığını koruyabildi. Önemli derecede etkinliğini de koruyabildi. Bugün herkes bizim de bir taraf olduğumuzu kabul ediyor. Bizim de Kürt hareketinde belli bir eğilim olduğumuzu kabul ediyor. Ben inanıyorum ki siyasal, barışçı çözüm toplumumuzu daha çok zorluyor. PKK’nın silahlı eylemleri, devletin baskı politikasının ürünüdür. Devlet adeta Kürt hareketini oraya itmiştir. Ve bunun getirdiği bedel hem Kürtler için hem Türkler için oldukça ağırdır. Ama bunun sorumlusu, Kürt sorununu ısrarla baskı politikasıyla çözmek isteyen devlet olmuştur.

***

Savaşla, yangınla bir yere varamayız. Çözüm diyalogdadır, toleranstadır. Devlet Kürt halkının varlığını kabul etmelidir ve haklarını tanımalıdır. Ben inanıyorum ki, önümüzdeki yıllar bu kanalları açacaktır.
 

Yücel Göktürk/birdirbir.org

 

Bu haber toplam 254 defa okunmuştur
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
MAKALE
ANKET
Tek tercih hakkın olsa..... Kimi seçerdin?
Tüm Hakları Saklıdır © 1997 - 2012 Midyat Habur | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0542 222 2436 / Faks : 0482 4641346 | Yazılım: CM Bilişim - Tasarım: INVIVA