• Mardin30 °C
  • Diyarbakır23 °C
  • Batman26 °C
  • Şırnak25 °C
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
12 Eylül: Mağduriyet ve Bağışlama
23 Ocak 2012 Pazartesi 18:41

12 Eylül: Mağduriyet ve Bağışlama

Dünyanın en uutulmuş köşelerinde, en unutulmuş halklarının çocukları olarak insanlığın özgürlük yürüyüşüne...

BUNCA ACIDAN SONRA NE BAĞIŞLAMASI *

"Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya 12 Eylül darbesini
yapmaktan ötürü mahkemeye çıkarılıp yargılanacaklar.
Diğer darbeci generaller yaşamadıkları için haklarında
birşey yapılamıyor."
Gazeteler...

32 yıl aradan sonra sıkıyönetim ve darbe günlerini yazmak çok kabul edilebilir bir durum değil. Üstelik kürt hareketine, yayıncılığına ve kadrolarına o kadar yakınken, hatta içindeyken... Serbesti Dergisinin Diyarbakır
Cezaevi ile ilgili bir dosya yaptıklarını biliyordum, dosyayı hazırlayanları da tanıyordum. Ama onlara ulaşma-
dım. 78'liler Vakfının, Diyarbakır Barosunun, İHD ve İHV'nin ve diğer çalışmaların tümünden bir şekilde
haberim oldu. Bu saygın ve nitelikli çalışmalara katılmadım, katkı sunmadım. Bu benim suçum... Diyarbakır
vahşetini, zehrini hep içimde tuttum. Kimseyle konuşmadım, kimseye anlatmadım. Çünkü yaşananlar inanıla-
cak gibi değildi. Diyarbakır sürecinde herkesin bir hikayesi vardı. Birbirine benzeyen, birbirinden ayrılan...
Hepsinin özü aynıydı. Bizi teslim almak adına her yolu denemeleri...

12 Eylül'ün sert darbeleri savurup savurup her birimizi bir yerlere atmıştı. Ateşten günler yaşanıyordu.
Varlığımızı koruyabilmek bile büyük beceri gerektiriyordu. Arkadaşlarımızın ve yakınlarımızın; gözaltı, işken-
ce, tutuklanma ve ölüm haberleri ardı ardına geliyordu. Kentlerimizde, kasabalarımızda, dağlarda sürek avları başlamıştı.Herkes kendi başının çaresine bakmak zorunda kalmıştı. Günler kendini kederle damıtırken, geceler kalleşliğe ve puştluğa doğru hızla yol alıyordu. Kalabalıklar suskunlaşırken, yalnızlıklar büyüyordu. Toplum-
sal değişim ve dönüşüm dinamosu saydığımız örgütler tel tel dökülüyorlardı. Mal haraç mezat, can pazar pa-
zardı...

Bir oğlum var adı Fırat. Bu gün 28 yaşında. Derneklerde, dergilerde, partilerde büyüdü. Bizim yaşadığımız
herşeyi o da kendi durumunda, konumunda yaşadı. Operasyonları, tutuklanmaları, cezaevi kapılarını gördü.
Gelen giden bütün arkadaşlarla yakınlaştı. Onları sevdi ve onlar tarafından sevildi... Bizim hedef ve amaçlarımı-
zı sezebiliyordu. 2000'li yıllarda birlikte eve dönerken, aniden bana "Baba siz Diyarbakır'da neler yaşadınız?"
diye sordu. Duymazlıktan geldim, oralı olmadım. Tekrar ve ısrarla sordu. Ne anlatacaktım? Nasıl anlatacaktım?
O daha 16 yaşında bir çocuktu. Ağzımdan mecalsiz bazı sözcükler çıkmıştı. Kafamda bir kere daha kurarak "An-
latırsam seninle gözgöze gelemem, gözlerinin içine bakamam" demiştim. Bu sözcükler ikimizin orta yerinde ha-
vada asılı kalmıştı.

ÖMRÜMÜZ DİYARBAKIR

Devlet kapılarının kıymet arzettiği zamanlardı. 1972'den beri bir devlet kurumunda çalışıyordum. Gelirim de
oldukça iyiydi. Ama kürt meselesi beni çekiyordu. Bu yakınlaşmaya koşut okuyor, öğreniyor, görev alıyor, bil-
diklerimi paylaşıyordum. Gençler, kadınlar, işçiler, köylüler... Daha iyi bir hayat talebi ile harekete geçmişlerdi
bile.

1977 Diyarbakır'ı cıvıl cıvıl. İsyanın ve başkaldırının dölü düşmüş rahmine. Her köşesinde devrim ateşleri yan-
makta. Diyarbakır özgürlük çığlıklarıyla akşamı sabah, sabahı akşam etmekte. Dicle'yi yatağında tutmak artık ne
mümkün! Menekşe kokularıyla uyanıyor Diyarbakır. Tarihine yaraşır bir vakarla çoktan düşmüş özgürlüğünün
peşine bu kadim şehir. Bu uğurda her sokağında, her evinde sabahlara kadar yüksek seslerle soluk soluğa meseleler komuşulmakta; derneklerle, partilerle, sendikalarla girmiş bu dönülmez yola. Aydınlık olana değin, güneş doğana
değin, artık evlerdeki ışığı söndürmek ne mümkün!

Böyle bir coşku akşamında DDKD'yle tanışıyorum. Hemen Siirt'e geçerek DDKD Siirt şubesinde çalışmalara başlıyorum. Dur durak bilmiyoruz. Hiç bir anımız boş değil. Mitingler organize ediyoruz, bildiriler dağıtıyor, se-
minerler veriyoruz. Günün her saati dernek binamız tıka-basa dolu. Kesif sigara dumanı ve tartışmaların yarattığı
uğultu derneğin en belirgin özelliği.

Siirt 20 bin nüfuslu bir yer. O zamanlar daha çok arap nüfus ağırlıkta. Haliyle çok göze batıyoruz. Bir kaç kere
gözaltına alınıyorum. Çalışmaların yoğunlaşmasıyla tehdit edilmeye başlıyorum. Takip edildiğimin farkına varı-
yorum. Çember iyice daralıyor...

Atamam Sason'a yapılıyor. Bu kez Sason DDKD günleri başlıyor. Müthiş bir özveri ve fedakarlıkla birbirimiz-
le yarışıyoruz. Aynı enerji bütün ülkeyi sarmalına almış durumda. Çalıştığım kurum ile başım hiç rahat değil. Ni-
hayet görevden alıyorlar. Bunu kendime dert etmiyorum bile. Kendimi esaretten kurtulmuş gibi hissediyorum...
Özgürlüğümün tadını daha çok devrimcilik yaparak çıkarmayı düşünüyorum.

Bu sefer de Beşiri'ye geçiyorum. Baba evindeyim. Aylardan sonra kendi yatağımda uyuyacağım. Kendi evimde
yemek yiyeceğim. Bu kez haftalık bir gazete çıkarmak için yoğunlaşıyorum. Kısa bir çalışma döneminden sonra
dört sayfalık "Beşiri'de Uyanış" isimli gazeteyi çıkarıyorum. Yoğun tempo yapıyoruz. Yazıları hazırladıktan son-
ra Siirt'te bir matbaada baskısını yapıyoruz. 2 bin tirajımız var. Gazeteyi bütün Kürdistan'da dağıtıyoruz. Ülke
gündemine yakın duran gazete hem beğeniliyor, hem de kendinden övgü ile bahsettiriyordu. O koşullarda 16 sayı-
ya ulaşmak bize çok ciddi bir saygınlık kazandırıyordu. Toplumun her kesimiyle kurduğumuz ilişkiler, sorunların
çözümünde bizi önemli bir merkez haline getiriyordu.

ÖMRÜMÜZ HAZAN

Ankara'daki siyasal iklim sertleşiyordu.Yükselen devrimci halk muhalefeti, devlet otoritesinin zaafa uğratılma-
sı,sömürgecileri ve merkezi devleti yeni önlemler almak zorunda bırakıyordu. Çorum ve Maraş katliamlarıyla
başlayan süreç, sıkıyönetim ilanıyla sonuçlanıyordu. Büyük emeklerle kazandığımız mevziler geri alınmaya çalı-
şılıyordu. Dernekler, partiler kapatılıyor, dergiler toplatılıyor, provakasyon kokuları yükseliyordu.

DDKD, 1 Mayıs kutlamalarını kendine yakın örgütlerle, sıkıyönetim ilan edilmeyen Bitlis'te kutlama kararı al-
mıştı. Bitlis 1 Mayıs Mitingine giderken, Kurtalan girişinde genel aramada gözaltına alındım. Daha profesyonel atamalar yapılmadığı için bu işlere garnizon komutanlıkları bakıyordu. Kimliğime bakıldıktan sonra, alın bunu a-
şağıya demesiyle iki asker bileklerime kelepçeyi taktılar.

Kurtalan Jandarma Komutanlığı binasına götürüldüm. "Bölücü, komünist bu orospuçocuğu!" nidaları arasında
bir kaç askerin joplu saldırısına uğradım. Saldırı ne kadar sürdü bilmiyorum. Hatırlamıyorum... Hatırladığım; ken-
dime geldiğimde nezarette olduğum ve vücudumun her yanının acılar içinde olmasıydı. Komutan geldi. Küfürün,
hakaretin bini bir para... Kökümüzü kazıyacaklarını, anamızı belleyeceklerini söylüyor ve gidiyordu.

Akşama doğru askeri bir araçla Siirt Askeri İnzibat Merkezine götürülüyorum. Karakol komutanı beni Siirt gün-
lerimden tanıyor. Elimdesin... Seninle hesaplaşacağız deyip silahının kabzasıyla yüzüme vuruyor.Yüzümdeki yara-
nın derin olduğunu hissediyorum. Elimle yaraya baskı uygulayarak kanı durdurmaya çalışıyorum. Hücreye konu-
luyorum. Biri bağırıyor; battaniyeyi ve sandalyeyi alın görsün gününü. Öyle de oluyor...

Hücreden yoğun sidik kokuları geliyor. Bu duruma anlam veremiyorum. Sonra ki gözaltılarında öğreniyorum ki,
tuvalete her gidiş gelişlerinde dayak yiyen tutsaklar pratik bir çözüm yolu bularak işlerini hücrede görmüşler. Hüc-
reler sıralı ve yanyana. Koridorda askerler nöbet tutuyorlar. Kimseyi mazgala bile yaklaştırmıyorlar.

ÖMRÜMÜZ AĞIT

Koridorun sonuna doğru bir yerden bağırtılar ve insan sesleri geliyor. Birilerine işkence yaptıkları kesin. Bu yüz-
lerini görmediğin, belki tanıdığın yada tanımadığın bu insanlara karşı bir şeyler hissediyorsun. Biliyorsun... Onlarla
ortak bir kaderi paylaşıyorsun. Onun için de her gidenin yanına yüreğini koyuyorsun. Giderken de herkesin, hepsi-
nin yüreğini yanında götürüyosun.

Hücre kapılarının her açılması yada kapanması, vahşet anlarının bitişi veya başlangıcıdır. Artık zaman yoktur. Işık
yoktur.. Renk yoktur... Gecenin yegane efendisi karanlıktır. Artık vicdan yoktur. Yalnız ve yalnız zulüm vardır...

İki görevli hücreden içeri giriyorlar, gözlerimi bağlıyorlar. Beni geniş bir odaya alıyorlar. Odada kaç kişi var? Ses-
lerinden saymaya çalışıyorum. Beş-altı kişi olduğunu düşünüyorum. Birbirlerine; komutanım, teğmenim, yüzbaşım
gibi sözcüklerle hitap ediyorlar. Bana; kendileriyle bir işimin olmadığını, Diyarbakır Sıkıyönetim Savcılığının isteği
ile alındığımı söylüyorlar. Misafirleri olduğumu, küçük bir ikramda bulunmak istediklerini söyleyerek soyunmamı
istiyorlar. Yavaş ve isteksiz davrandığım için sırtıma ve karnıma üst üste iki jop darbesi alıyorum. Doğrulup daha
hızlı soyunuyorum.

Artık donlayım... Sırt üstü uzanmamı söylüyorlar. Ayaklarıma bişeyler bağlıyorlar. Biri geliyor göğüs kafesime o-
turuyor. Nefes almakta zorlanıyorum. Ayaklarımı bağladıkları ağaçlarla yukarı doğru kaldırıyorlar. Tabanlarıma jop
yağmuru başlıyor. Her darbe sonrası Ayaklarımdaki ağrılar vücudumun iç taraflarına doğru yürüyor. Tabanlarım ateşe kesiyor Yanmaya başlıyor... Bağırıyorum, acıdan tepiniyorum. Sesim bana yabancılaşıyor. Bu ses benim olamaz! Bun-
dan öncesinde benden böyle bir ses çıktığını hatırlamıyorum. Darbeler yoğunlaştıkça acıyı daha derin yaşıyorsun. Bu
metafordan çıkmak istiyorsun. Bunun bir yolu olmalı, hemen bulmalısın...

Göğüs kafesimde oturan işkencecinin benimle birlikte hareket ettiğini farkediyorum. Sağ ayağıma darbe alınca so-
la, sol ayağıma darbe alınca sağa doğru kaykılıyorum. Üstümde oturan işkenceci de bu ritme uygun hareket ediyor.
Üstimde oturan işkenceciyi komik buluyorum. İçimden ona tempo tutuyorum. Bir sağa, bir sola... Tekrar bir sağa,
bir sola. Bu muzipliğimi seviyorum. Sanki ayaklarım daha az acıyor. Arada ayaklarımı abartıyla kaçırarak üstümde-
kinin dengesini bozuyorum. Düşecek gibi oluyor. Rahat değil, dikkatli davranıyor. O haldeyken bile sorun yarattığım
için mutluluk duyuyorum. Kendimi mutlulukta yoğunlaştırıyorum.

İşkencede zaman ve mekan yoktur. Sadece yaşanan acılar vardır. Üstüme bir kova su döküyorlar. İrkilip bilincimi toparlamaya çalışıyorum. Her yerimden acılar yürüyor. Durup yer değiştirip tekrar yürüyorlar... Sonra toparlanıp acı-
nın merkez üssü olan topuklarıma doğru yola koyuluyorlar.

Getirin elektriği dedi biri.Telin birini sağ el serçe parmağıma, diğerini sol el serçe parmağıma bağladılar. Manyeto-
nun konunun dönüş sesini duyuyorum. Kah dönmeyi hızlandırıyorlar, kah yavaşlatıyorlar. Dönme hızlandıkça vücu-
dum kasılıyor. İç organlarım göğüs kafesime doğru korkunç bir baskı yapıyordu. Yavaşlayınca gevşiyordum. Vücu-
dum elektriğin tesiriyle zangır zangır titriyordu. Müthiş bir alev bütün içimi yakıp büküyor. Sönüyor... Tekrardan a-
levleniyordu. Garip garip hırıltılar çıkıyordu benden. Arada bir sağ elimdeki teli sağ ayağıma takıyorlardı. Sol elim-
deki hep sabit kalıyordu. Kalbim küt küt vuruyordu. Göğüs kafesimi parçalayıp çıkacakmış gibi oluyordu.

Telin bir ucunu cinsel organıma bağlamam için bana veriyorlar. Dediklerini yapıyorum çaresiz. Manyeto yeniden çalışyor. Vücudum parçalanıyor adeta. Bütün gücümle bağırmak istiyorum. Sesim çıkmıyor bile. Kendimden geçi-
yorum...

Bir hortumla su tutuyorlar üstüme. Güç bela gözlerimi açıyorum. Bilincimi toparlamaya çalışıyorum. Tir tir titri-
yorum. Suyun şiddetine bile vücudum direnç göstermiyor. Yeniden dalıyorum... Kan, ter, su birbirine karışıyor. A-
cılar her keresinde vücudumun bir başka yerinden fışkırıp geliyorlar. Titreme nöbetim sıklaşıyor. Önce buz kesiyo-
rum, sonra kaskatı kesiliyorum... Anladığım kadarıyla görüntüm artık onları tedirgin ediyor.

Birisi bağırıyor, ben onu kendisine getiririm. Yanındakine "İşe şunun suratına" diyor. Yanındaki yapmak istemiyor.
Israr ediyor, emir veriyor. İki ayak bütün ağırlığıyla kollarıma basıyor. Sidiği yüzümde hissediyorum. Ağzımı, gözle-
rimi sıkı sıkıya kapatıyorum. daha başkası mümkün değil. Çişin hızı kesiliyor, damlalara dönüşüyor. Adam bağırıyor
"Oğlum yarın buraya işemeden geleceksin!" diyor. Bana dönerek, "Siirt çarşısında seni her gördüğümde yüzüne işedi-
ğimiz bu anı hatırlayacaksın" diyor. Götürün bunu diyor... Ama misafirliğin devam edecek.

ÖMRÜMÜZ KAHIR

İki görevli koluma girerek ayağa kaldırıyor. Ayaklarıma basamıyorum. Düşecek gibi oluyorum. Kollarıma girerek
sürüklemeye başlıyorlar. Sürüklenen ayaklarımdaki ağrılar artık dayanılır gibi değil. Kapısı açık hücreden içeri doğ-
ru atılıyorum. Kafamı duvara çarpıyorum. Yüzü koyun hücrenin orta yerinde yatıyorum...

Hücre, işkencede en güvenli yerdir. Orada sana bişey yapmayacaklarını bilirsin. Bu duygu seni rahatlatır. Kendinle
başbaşa kalarak muhasebe yapma fırsatı bulursun. Yol haritası yaparsın. Sağ elimi biraz daha iyi kullanabiliyorum.
Ellerim önce ayaklarıma gidiyor. Kocaman, davul gibiler... Dokunduğum her yer yanıyor adeta. Gözbağımı çıkara-
cak gücü ve cesareti kendimde bulamıyorum. Kendimle yüzleşmekten korkuyorum, kaçıyorum... Bunu böyle sürdür-
menin doğru olmadığını düşünüyorum. Bir hamlede gözbağımı açıyorum. Gördüğüm manzara beni panik ediyor. Bu
kırık dökük, her yanı yara bere, bu bitkin, halsiz, çaresiz adam ben miyim?

Vücudumdaki yara bere, şiş ve incinmeleri çok önemli bulmuyorum. Geçecek, bitecek. Biliyorum... Ama yüzüme
işemiş olmalarını bir türlü kabullenemiyorum. Bunu da kabullenmekten başka çaremin olmadığını anlıyorum. Göz-
bağımı ıslatıp başlıyorum yüzümü ovmaya. Hırsla, hınçla yeniden yeniden ovuyorum. Mümkün olsa yüzümün deri-
sini kazıyacağım. Saatlerce sürüyor ovma işi ve artık yüzümde ağrılı bir yanmaya sebep oluyor.

Büyük bir gürültüyle hücre kapısı açılıyor. Tedirgin oluyorum. Gelen berber olduğunu söylüyor. Traş edeceğini ve
dizlerimin üzerine çömelmemi söylüyor. Şişmiş ayaklarımın üzerinde ben çömelirken o da traşa başlıyor. Saçlarımı
sıfıra vuruyor. Makina kesmiyor, adeta yoluyor. Ayaklarımın beni taşımadığı yerde düşüyorum. Düşer düşmez uygun
yerime tekmeyi yiyorum "Kalk ulan orospuçocuğu!" Yolarak ve keserek; saçımı,sakalımı, bıyığımı aldılar. Giderek
kendimi daha da tuhaf buluyordum.

Siirt Merkez Komutanlığı, şehrin tam merkezinde bahçe içinde tek katlı bir bina. Çocuklar büyük bir neşe içinde
oynuyorlar, bağırıp çağırıyorlar... Ne kadar mutlular ve ne kadar herşeyin "şimdilik" uzağındalar. İç geçirerek "şimdi
çocuk olmak vardı" diye düşünüyorum. Sıra sıra seyyar satıcılar geçiyor. Kürtçe, Arapça, Türkçe sözcüklerden nağ-
meler yaratarak. Otomobil sesleri vızır vızır... Bense, hayatın kıpır kıpır attığı bu sokakların içinde izbe bir zindanda
işkencedeyim.

Havada mayısın tadı ve kokusu var. Bu koku ve tadın bütün acılara bir gün mutlaka baskın geleceğini biliyorum.
Acılarıma paydos deyip kendimi mayısın yeşiline, çiçeğine, böceğine salayım istiyorum. Başaramıyorum... Acının
orduları vücudumun her bir yerine doğru hızla ilerliyor. Karar veriyorum; acılara da teslim olmayacağım, onlara da.
Başım dik, alnım açık çıkacağım buradan. Onurumla, gururumla...

Getirdikleri yemeğe saatlerdir iğrenerek bakıyorum. Hiç yiyesim yok. Akşam karşılarına güçlü çıkmak adına ta-
bakta ne var ne yok hepsini silip süpürüyorum. İştahım şaşırtıyor beni.

ÖMRÜMÜZ ZEMHERİ

Gece yarısına doğru tekrar gözlerim bağlanarak götürülüyorum. Sesler aynı, dekor aynı, konu aynı... "Bu işleri
bırakıp bizimle çalışacaksın. Bizde seni yollayacağız. Paşa paşa çıkıp gideceksin burdan." Cevap vermiyorum. Oralı
bile olmuyorum. Sert bir tekme hayalarımda patlıyor. Yarı belime kadar eğiliyorum. İkinci tekme yüzümün orta ye-
rine geliyor. Yüzüme aldığım tekme öyle apansız oldu ki dilimi ısırıyorum. Ağzım ve burnum kan içinde kalıyor.
Kıçıma yediğim tekmeyle bu kere de kafamı sert şekilde duvara vuruyorum. Başım zonkluyor. Miğdem bulanıyor.
Öğürüyorum...

"Cevap itoğlu it cevap!" Kafamı vurduğum yerden güç bela ayağı kalkıyorum. "Bu işi yapıp yapmayacağımla ilgi-
li ilerde ne olur, nasıl tavır alırım bilmiyorum. Ama sizin gibilerle çalışmayacağım kesin..." daha diyeceklerimi bi-
tirmeden dört-beş kişinin saldırısına uğruyorum. Yumruk, tekme, jop... Yağmur gibi yağıyor. Daha fazla ayakta ka-
lamıyorum. Düşüyorum... Kapanmaya çalışıyorum. Ellerimle yüzümü kafamı korumaya çalışıyorum.

Annemin masmavi, derin, kocaman gözleri düşüyor aklıma. Onun eşsiz sevgisinde ve maviliğinde kaybolmak, yi-
tip gitmek istiyorum. O nazlı, hünerli, bereketli elleriyle saçlarımı okşuyor ve söyleniyor bir yandan "Yapamazsınız
çocuklar, yaptırmazlar çocuklar... Kıyarlar size, bunlar çok gaddardırlar." sözlerindeki o yumuşaklık, o bilgelik ku-
laklarımda çınlıyor. Sokuluyorum, sığınıyorum anama... Şimdi onu nefes olarak alıyorum.

Bir kova su seraptan çıkarıyor beni. Anamı kaybedeli iki yıl olduğunu hatırlıyorum. Ana imgesi düş, işkence ger-
çek. Soyunmamı istiyorlar. Dehşet zamanlarına doğru yola çıkıyorum.

Önce falaka, ardından elektrik... Bu akşam için menüye filistin askısını da koymuşlar. Askıda elektrik vererek ön-
ceden tespit ettikleri her noktada çalışmalarını sürdürüyorlar. Boyun eğmemem, istediklerini kabul etmemem onla-
rı çıldırtmış olmalı ki, daha bir saldırgan davranıyorlar. Küçücük bir boşluk bile bırakmıyorlar. Her anı dolu dolu
kullanıyorlar.

Dünden daha iyi olduğumu hissediyorum. Halkımın onuru, mahsum ve boynu bükük ülkemin yüzünü kara çıkar-
mamak adına dahasına da dayanabileceğime olan inancım her darbede biraz daha pekişiyor. Adeta çelikleşiyorum.

Acılarla sabahı ediyorum. Yorgun, bitkin, acılarla... Ama zafer duygularıyla hücreye dönüyorum. Bütün gün hüc-
rede kendimi işkence akşamlarına hazırlıyorum. Gücümü toparlıyorum. Her akşam daha diri, daha güçlü ve daha
dinç olarak işkencecilerin karşısına çıkıyorum. Kurban ve cellat... Herkes artık pozisyonunu kabul ediyor. 10 gün
hiç hızını kesmeden işkence seansları sürdü. 10 günün sonunda benden istediklerini alamayacaklarını düşünerek Di-
yarbakır Askeri Savcılığına gönderildim.

Bu süre içersinde babam, istisnasız her gün Merkez Komutanlığına geldi. Her defasında sesini duydum. Bağırdı,
çağırdı... "Oğlum burda, görüşmek istiyorum." dedi. Hep inkar ettiler. Hep yok dediler... Ama o inanmadı. Gitti, gel-
di... Her yolu denedi. Bana güç verdi. O sesle yalnız olmadığımı düşündüm.

Kelepçenin bir halkasını bileğime, diğer halkasını da ringteki askıya kilitlediler. Ring aracı büyük bir gürültüyle
hareket etti. Kolum kelepçeyle askıya alınmış haldeydi. Kolumun sürekli yukarıda olması, kan dolaşımı ile ilgili so-
runlar yaşamama neden oldu. Kolum karıncalanıyor... Yol uzadıkça kelepçe bileğime oturuyordu. Ring aracı her du-
rup hareket ettiğinde ordan oraya savruluyordum. Bileğime kan oturmaya başladığını hissediyordum. Dört saatlik
yorucu bir yolculuktan sonra Diyarbakır Sıkıyönetim Savcısının karşısına çıkarılıyorum. Kongrede yaptığım konuş-
mada kürtçülük ve komünizm propagandası yaptığım gerekçesiyle tutuklanıp Diyarbakır 1 Nolu Askeri Cezaevine konuluyorum.

ÖMRÜMÜZ HEP AYNI NAKARAT

Dört ay tutukluluktan sonra salınıyorum. Beşiri'ye dönüyorum. Bütün gözler üzerimizde. Çok yapacak bişey ol-
mamasına rağmen ilişkilerimizi, örgütlülüğümüzü muhafaza etmeye çalışıyoruz. İlişkiler yeniden dizayn oluyor. Dostluklar ve düşmanlıklar yer değiştiriyor. Artık selam bile hesapla veriliyor. Başımızda akbabalar gibi dönüyorlar. Varlığımız belli çevreleri çok rahatsız ediyor. Çorap örmek istediklerinin farkındayız.

Beş ay içinde üç kere daha gözaltına alındım. Siirt Tugay Komutanlığına götürülüyorum. Yoğun işkenceler yaşıyorum. Bişey bulamadıkları için el mecbur salıyorlar. Bişey bulamamaları, çıkartamamaları onları öfkelendiri-
yor. Tetikte bekliyoruz birbirimizi.

1979 Nisan'ında bir kez daha gözaltına alınıyorum. Tekrar Siirt Tugay Komutanlığındayım. Bir ay boyunca ara-
lıksız işkenceler görüyorum. Tugay komutanlığı işkence konusunda kendini oldukça geliştirmiş. Falaka, elektrik,
filistin askısı, kum torbasıyla vurmanın yanı sıra, bok çukuruna koyma, karda çırılçıplak bekletme gibi metodları
da uygulamaya koymuş. Bir defasında beni gözlerim kapalı, ellerim arkadan kelepçeli bir şekilde kediyle aynı çu-
vala koydular. Kedi can havliyle bütün tırnaklarını vücudumun muhtelif yerlerine geçiriyordu. Çıktığım zaman vü-
cudumda kedinin tırnaklarını geçirmediği bir yer olmadığını farkediyordum. Her keresinde kediyle koyulduğum çuvaldan kanrevan çıkıyordum. Bir ay boyunca yoğun işkenceler yaşıyorum. Adeta haşat ediyorlar. Dağılıyorum,
lime lime oluyorum. Kararlılığımı sürdürüyorum. Karşılarında diz çökmüyorum, aman dilemiyorum. Bu sefer de
öfkeleniyorlar. Öfkeyle her keresinde yeniden başlıyorlar. Kurban ile cellat arasındaki bu köşe kapmaca iyiden iyiye stratejik hamlelere yöneliyor. Herkes ötekinin boşluğunu kolluyor. Mücadelenin eşit koşullarda geçmiyor olması
bu işin öncelikli kuralı.

Tutuklanarak Diyarbakır 5 Nolu Cezaevine konuluyorum. 18. koğuşta kalıyoruz. Sayımız elli kadar. Hepsi de
DDKD'ye yakın insanlar. Koğuş sorumluluğu yapıyorum. Cezaevi yönetimiyle ilişkiler benim üzerimden yürüyor.
Koğuştaki yaşamı düzenli hale getirmeye çalışıyoruz. Eğitim çalışmaları yapıyoruz. Bazı arkadaşlar dil çalışıyor, bazıları araştırmalar yapıyor. İçerde yaşamlarımızı kurmaya çalışıyoruz. Halen sıkıyönetim var. Ciddi anlamda ce-
zaevlerine yönelmeleri şimdilik söz konusu değil. Cezaevinde yarattığımız özgür alanların keyfini sürdürüyoruz...

Mevsimin sonbahara döndüğü günlerde artık faşizmin ayak seslerini duyuyoruz. Koğuştaki temel espiri faşizmin
kimleri uykuda yakalayacağıyla ilgilidir. Nitekim sezgilerimiz bizi yanıltmıyor. Askeri birliklerdeki hareket ve tank
sesleri koğuşa kadar geliyor. Herkes birbirini kaldırıyor. Radyolarımızın sesini açıyoruz. Ordunun yönetime elkoy-
duğunu öğreniyoruz. Bir şaşkınlık anından sonra ne yapacağımızı konuşuyoruz. O anda pratik olarak hazır olmadı-
ğımızı farkediyoruz. Almanya, İtalya, İspanya örnekleri geliyor gözlerimizin önüne. Havalandırma duvarının dibin-
de kurşuna dizileceğimizi düşünüyoruz. Kötü kıstırılmıştık. Tutsaktık... Kaçacak yerimiz yoktu ve bizden başlaya-
caklardı.

Koğuşta derin bir ölüm sessizliği hüküm sürüyor. Koğuşa bakan gardiyana bişey olmamış gibi davranarak spora
çıkmak istediğimizi söylüyorum. Yasak olduğunu, havalandırmaya da çıkamayacağımızı söylüyor. Görüşler de ya-
saklanacakmış. Kimse sessizliği bozmayı göze alamıyor. Sabah dokuza doğru gardiyan kapıyı açarak beni dışarı çağırıyor. Gardiyanla birlikte yürümeye başlıyoruz. Hücreler bölgesine doğru geldiğimizde bir anda etrafımızı
otuz-kırk kadar asker sarıyor. Kalaslarla, joplarla saldırıyorlar. Birden neye uğradığımı şaşırıyorum. Düşüyorum... Yerdeyken de joplamaya ve vurmaya devam ediyorlar durmaksızın. Başım dönüyor, gözlerim kararıyor. Kendimden geçiyorum... Kafamda yarık ve kırıklardan sızan kanın ıslaklığını hissediyorum.

Askerler koluma girerek beni koğuşa geri getiriyorlar. Beni gören herkes panikliyor. Kimse benimle gözgöze gel-
mek istemiyor. Ranzama çıkıp uzanıyorum. Sessizlik sinirlerimi bozuyor. Kimsenin bişey sormaması da ayrıca sinir bozucu bir durum. Uzunca bir sessizlikten sonra yatağımda doğruluyorum, "Hücrelerin orda 30-40 askerin saldırı-
sına uğradım. Dünyanın sonu değil. Artık faşizm koşullarındayız. Kendinizi bunlara alıştırsanız iyi olacak." diyorum.
Herkes bişeyler soruyor. Öte yandan da tedavi etmeye çalışıyorlar.

12 Eylül faşizmi cezaevlerinde giderek dişlerini göstermeye başlıyor. Aramalarda kitaplarımıza ve yazılı notları-
mıza el konuyordu. Hepimizi havalandırmaya çıkardıktan sonra televizyonumuzu söküp alıyor. Radyolarımız top-
lanıyor, gazeteler verilmiyordu... Gardiyanlar değiştiriliyordu. Diğer koğuşlarla görüşme ve haberleşmemiz engel-
leniyordu. Dışarıda yoğun tutuklamalar var. Koğuş mevcudumuz bir kaç gün içinde iki katına çıkmıştı. Temizlik,
beslenme ve havalandırmaya ilişkin sorunlar yaşıyoruz. Zırt-pırt görüş yasağı konuluyor. Tecrit edilip kuşatılıyoruz.

Kantin yasağı konuluyor. Dışarıdan siparişlerimiz artık alınmıyor. Ziyaretçilerimizin getirdiği hiç bişey kabul edil-
miyor. Cezaevi idaresi yat-kalk saatleri koyuyor ve bunları sıkı sıkı takibe alıyor. Sabah sporunu zorunlu hale getiri-
yor. Gardiyan ve asker nezaretinde yaptırılıyor. Yeni soruşturmalar için içeriden tutukluları alıp sorguya ve işkence-
ye götürüyorlar. Zaten düşük olan yemek kalitesi iyiden iyiye düşürülerek, yemek miktarı azaltılıyor. Defalarca ko-
ğuşlarımızı basarak tepeden tırnağa arandık. Herşeyi kırıp döktüler. İşe yarar ne varsa alıp gittiler. İyiden iyiye pusat-
sız, duldasız ve üryan bırakılıyorduk.

Büyük fırtınayı bekliyorduk. Tufan gibi herşeyi önüne katıp, silip, süpürecek büyük afet adım adım yaklaşıyordu.
Toplumun her kesiminde bütün sesler bastırılmış; parti, dernek, ne varsa susturulmuştu. Artık dışarısı da cezaeviydi.
Adım adım yerleşiyorlardı cezaevine. Onlar yerleştikçe bizim alanlarımız daralıyordu. Soluk almak her gün biraz
daha zorlaşıyordu.

1980 Aralık başında tahliye edildim. Haipshane komutanlığı böyle bişeyi çok mümkün görmediği için bir türlü
beni salmıyordu. Her gün savcılığa, askeri müşavirliğe götürülüyorum. Bu işte bir yalnışlık olduğunu anlatmaya ça-
lışıyorlardı. 20 gün boyunca savcılığa müşavirliğe gittim geldim. Yalnışlıkla tahliye olduğumu yada kaçma girişimi
içinde olduğumu düşünüyorlardı. Savcılık bir yalnışlık olmadığını cezaevi yönetimine güç bela anlattıktan sonra, 20
gün fazladan yattıktan sonra salınıyorum.

1990 yılında bu kez de İstanbul'da yakalanıyorum. 40 gün Gayrettepe'de kalıyorum. Bu süre içinde her türlü ağır işkenceler görüyorum. Siirt, Diyarbakır, İstanbul... Değişen pek fazla bişey yok. Aradan 10 yıl geçmiş olmasına rağ-
men işkence bu toplumun gerçekliği olarak bütün yakıcılığıyla devam ediyor. Önce Sağmalcılar Cezaevinde sonra
da Çorlu Cezaevinde toplam 18 ay daha kalıyorum.

Dünyanın en unutulmuş köşelerinde, en unutulmuş halklarının çocukları olarak insanlığın özgürlük yürüyüşüne
katılıyoruz. Yok sayılan, inkar edilen bir ulusun çocukları olarak; acılarımızla, hikayelerimizle, türkülerimizle, in-
kar zırhını delerek, özgürlük ağacını kanlarımızla sulamaya devam ediyoruz...

Ayhan GÜNGÖR

Bu haber toplam 610 defa okunmuştur
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
MAKALE
ANKET
Tek tercih hakkın olsa..... Kimi seçerdin?
Tüm Hakları Saklıdır © 1997 - 2012 Midyat Habur | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0542 222 2436 / Faks : 0482 4641346 | Yazılım: CM Bilişim - Tasarım: INVIVA